Bununla birlikte dünya gündemini daha çok meşgul etmesi bakımından nükleer silahların yayılması meselesine ağırlık verildiği görülmektedir.
Nükleer gücün suiistimali konusunda yaşanan tartışmalar, kitle imha silahlarının istenmeyen ülkelerin eline geçmesini engellemeye ya da Kuzey Kore örneğinde olduğu gibi bazı ülkeleri bu silahlardan vazgeçirmeye odaklanmış gözükmektedir. 11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından daha da güçlenen bu argümana, devlet dışı aktörlerin de nükleer güce ulaşmak isteyebilecekleri ihtimali eklenmiştir. En kötü senaryolardan birisi nükleer bombaların terör örgütlerinin eline geçmesi ve bunun büyük metropollerde patlatılmasıdır. Çok küçük bir ihtimal bile olsa bunun olabilirliği göz önüne alınarak ülkelerin gerek istihbarat ağları, gerek kolluk kuvvetleri gerekse koruma önlemleri bakımından hazırlıklı olması kaçınılmazdır.
Diğer taraftan baktığımızda, kitle imha silahları savaşlara sebebiyet de verebilmektedir. Örneğin işgalden sonra bulunamayan kitle imha silahları, ABD’nin Irak’a saldırmasının kamuoyuna açıklanan gerekçesi olmuştur. İran’ın uzun süredir izlediği nükleer enerji programı ise, sadece Orta Doğu’nun hassas meselelerinden birisi olmaya devam etmektedir. İsrail’in askeri silah stoklarında nükleer başlıklı füzelere de yer vermesi, bu sorunu daha da derinleştirmektedir.
Makalede, kitle imha silahları sorununda yukarıda belirttiğimiz riskler ekseninde dünyanın geldiği aşama incelenmekte ve terörizm bağlamında kitle imha silahlarının ülkelere ve insanlığa yönelttiği tehdit derecesi ortaya konulmaya çalışılmaktadır.
II.Kitle İmha Silahları
KİS kavramı sadece nükleer silahları değil aynı zamanda kitlesel ölümlere sebebiyet verebilen biyolojik ya da kimyasal silahları da içine almaktadır. Bu alandaki en kötü senaryolardan birisi kitle imha silahlarının devlet dışı aktörlerin eline geçmesi ve bunun büyük metropollerde kullanılmasıdır.
Nükleer silahlar, atom çekirdeğinin parçalanması veya birleştirilmesiyle oluşan enerjinin birden açığa çıkmasıyla çalışmaktadır. Kimyasal silahlar, insan üzerinde öldürücü etki yapan gaz veya sıvı halde bulunan kimyasal maddelerdir. Biyolojik silahlar ise, bakteri ve virüslerin, insanlar arasında ölümcül hastalıklar yayması amacıyla kullanılmasıdır.
KİS’lerin silah olup olmadıkları konusu da literatürde tartışılmaktadır. Zira, uluslararası savaş hukuku, muharip, sivil, yaşlı, çocuk, canlı, cansız ayrımı yapmadan herkesin ölümüne ya da nükleer bombada olduğu gibi her şeyin tahrip olmasına yol açan silahların kullanılmasına izin vermemektedir.
A.Nükleer Silahlar
Savaş teknolojilerinde belli başlı kırılma noktaları vardır. Barutun, topun ve tüfeğin icadı bunlardan birkaçıdır. Bilindiği gibi, klasik bir savaşta muharip taraflar, ellerindeki askeri kabiliyetleri savaş meydanında kullanarak zafere ulaşmayı hedeflerler. Daha çok askeri personel arasındaki çarpışmalara sahne olan Birinci Dünya savaşı, bu geleneksel mantığı yansıtmaktadır. Ancak İkinci Dünya savaşıyla birlikte savaş mantığı yeni bir döneme girmiştir. Ortalama 60 milyon kişinin yaşamını yitirdiği ve iki kez atom bombasının kullanıldığı bu savaşta sivil kayıpların yüzde 50’yi aştığı tahmin edilmektedir.
[1]
2. Dünya savaşıyla birlikte savaş teknolojisi, sivil-asker ayırımı yapmaksızın kitle imhasına yönelmiştir. II. Dünya savaşı sırasında 1945 yılında ABD’nin Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine attığı ve yüz binlerce insanın ölüm ve yaralanmasına sebep olan nükleer bombalar bunun en somut örneğidir. Japonya’ya düzenlenen bu saldırının ardından ABD Başkanı Truman’ın yaptığı ilk konuşmada, atılan bu bombaların her birinin 20 kiloton TNT’nin patlama gücüne denk olduğunu söyleyerek, artık hem modern dünyanın teşekkülünde hem de karşı tarafın yok edilmesinde nükleer gücün kullanılabileceği yeni bir çağa girildiğini dünyaya ilan etmiştir.
Atom çekirdeğini parçalayarak elde edilen bu gücün silah olarak kullanması, karşı tarafı topluca yok etmeyi hedeflemek anlamına gelmektedir. Küçük bir bombanın nasıl oluyor da böyle büyük bir yıkıma sebebiyet verebildiğini anlamak için ise öncelikle atom fiziğine bakmak gerekir. Nükleer enerji, atomun çekirdeğiyle ilgili bir olay olup iki şekilde elde edilmektedir. Bunlardan birincisi, büyük bir çekirdeğin parçalanması, yani fisyon; ikincisi ise iki küçük çekirdeğin birleştirilmesi, yani füzyondur. Atom bombası denilen fisyona dayalı patlayıcılarda, uranyum ya da plütonyum çekirdeklerinin zincirleme reaksiyonu söz konusudur. Bu reaksiyon saniyenin milyonda biri kadar kısa bir sürede fisil çekirdeklerin tümünün parçalanmasını ve yüzlerce kiloton TNT değerinde bir enerjinin açığa çıkmasını sağlamaktadır.
[2]
Hidrojen bombası ise nükleer füzyon reaksiyonuna dayanmakta; hidrojen atomlarının birleşerek helyum atomlarına dönüştüğü tepkimeden doğmaktadır. Ancak hidrojen bombasının patlatılması için gerekli olan yüksek derecedeki ısıyı da hemen öncesinde patlatılan atom bombası sağlamaktadır. Hidrojen bombasının gücü ise aynı ağırlıktaki atom bombasının yaklaşık 1000 katıdır.
[3]
Bir nükleer infilakta, ilk önce silahın kudretine göre yarıçapı değişen bir ateş topu meydana gelmektedir. Ateş topunun merkezindeki ısı, güneşteki ısıdan 2-3 defa daha fazladır. Bütün etkiler bu ateş topundan etrafa yayılmaktadır. Nükleer silahların etkilerini, ani etkiler ev kalıntı etkileri olarak ikiye ayırmak mümkündür.
[4]
Nükleer silah sadece kullanıldığı andaki kayıplarla yetinmemekte; devasa bir mantar biçimindeki radyasyon bulutunun yol açtığı radyoaktif serpinti yüzünden senelerce sonra bile ölümlere, sakatlıklara ve ölümcül hastalıklara sebebiyet vermektedir. İleri teknoloji sayesinde bugünün nükleer silahları, Hiroşima’ya atılan atom bombasının çok üstünde bir güce sahiptir. Yapılan hesaplamalar sadece ABD’nin ya da sadece Rusya’nın elindeki nükleer silah stokunun, tüm insanlığı yok edecek bir patlamanın çok üzerinde bir güce sahip olduğunu göstermektedir. 1945’ten günümüze, birçok sağlık riskini beraberinde getiren 2000’i aşkın nükleer bomba denemesinin başta ABD ve Rusya olmak üzere nükleer silahlı ülkelerce yapılmış olduğunu da not etmemiz gerekir. Bu denemelerin duracağına dair de bir işaret yoktur.
Nükleer Silahlanma Yarışı
II. Dünya savaşının ardından ABD bütçesine önemli maliyetler yükleyen nükleer silah programı, bombaların imha ve vuruş kabiliyetini artırmak üzere devam ettirilmiştir. Askeri açıdan nükleer fizikçilerin gözde olduğu bu dönemde 1949 yılında ilk atom bombası denemesini yapan Sovyetler Birliği de ABD’nin hemen ardından nükleer yarışa dâhil olmuştur. 1952 yılında ilk nükleer denemesini yapan İngiltere’yi 1960 yılında Fransa takip etmiştir. 1964 yılında komünist Çin’in, Sovyetlerin de teknik desteğiyle nükleer silah geliştirmesi ise Çin’in ulusal güvenlik doktrininde olduğu gibi uluslararası güç dengesinde de ciddi etkiler meydana getirmiştir.
İlk beş ülke, nükleerleşme yoluna giren diğer ülkelere teknik, tecrübe ve malzeme yardımlarını esirgemeyerek bir anlamda küresel denetim sisteminin delinmesine adeta zemin hazırlamışlardır.
İlk beşi takip eden ülkelere baktığımızda, Hindistan’ın nükleer kontrol rejimini ilk ihlal eden ülke olduğunu görmekteyiz. Hindistan’ın Pakistan ve özellikle Çin ile ilişkilerinin gergin olması nükleer bir devlet olma amacının temel gerekçesi olmuştur. Çin’in Sovyet desteğine karşın Hindistan da, başlangıçta ABD’nin teknik ve teknoloji desteğini alarak nükleer programını uygulamış ve 1974 yılında ilk silah denemesini gerçekleştirmiştir. Ancak bu deneme, Çin’in üzerinde Hindistan’ın beklediği etkiyi meydana getirmemiştir.
1974’deki bu patlama asıl etkiyi Pakistan üzerinde yapmıştır. Keşmir meselesi yüzünden sürekli gerginliğe ve bazen de silahlı çatışmalara sahne olan Pakistan-Hindistan ilişkileri, Hindistan’ın atom bombasını elde etmesiyle daha da kötüleşmiş, bu durumu yaşamsal bir tehdit olarak algılayan Pakistan, 1972’de başlattığı nükleer silah programını hızlandırmıştır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin teknoloji ve malzeme desteğini alan Pakistan, 1998 yılında ilk nükleer silah denemesini gerçekleştirmiştir.
Kuzey Kore’nin nükleer silaha yönelmesinde, ABD ile Doğu Bloğunu (Sovyetler Birliği ve Çin) karşı karşıya getiren 1950-1953 Kore savaşının önemli bir etkisi vardır. Savaş esnasında Kuzey Kore’ye yönelik nükleer silah kullanma tehdidinde de bulunan ABD’nin aklında II. Dünya savaşında Japonya’yı teslimiyete zorlayan atom bombalarının ikna edici gücü vardı. Dış tehditler karşısında kendi varlığının devamı için bu teknolojiye sahip olmayı gerekli gören Kuzey Kore de, savaşı bitiren ateşkesin hemen ardından Kim İl Sun’un liderliğinde nükleerleşme yoluna girmiştir. Bu amaçla Sovyetler Birliği ile işbirliği anlaşmaları imzalanmış ve nükleer teknolojinin alt yapısı ülkeye transfer edilmiştir. Kuzey Kore’nin bu alandaki çabalarına, sonraki dönemde Çin’den finans ve eğitim desteği de gelmiştir.
[5] Bu çabaların neticesinde Kuzey Kore ilk nükleer denemesini 2006’da gerçekleştirerek nükleer silahlı güç olduğunu dünyaya ilan etmiştir. Kuzey Kore’nin nükleer silah programını sona erdirmesi için 2003 yılında başlatılan ABD, Çin, Güney Kore, Kuzey Kore, Japonya ve Rusya’nın katıldığı ‘6 taraflı’ müzakere süreci 2009 Nisan’ında Kuzey Kore’nin masadan ayrılmasıyla kesintiye uğramış durumdadır. Kuzey Kore 2009 Mayıs ayında müzakere masasına dönebileceği sinyalini vermiş ancak henüz somut bir adım atılmış değildir.
[6]
İsrail’in nükleer silah programı ise halen ‘bilinen bir sır’ olmaya devam etmektedir. Zira İsrail, ne nükleer silah sahibi olduğunu resmi olarak kabul etmiş ne de tespit edilen nükleer bir denemeye imza atmıştır. 1947 yılında, BM Genel Kurulu’nun oy çokluğuyla kabul edilmesi/kurulmasının ardından, Arap-İsrail çatışması ve savaşları aralıklarla devam etmiştir. Bu süreç içerisinde İsrail, yaşamsal gereklik olarak gördüğü nükleer silah teknolojisini geliştirmek için yoğun gayret sarf etmiştir. Bu çabalarında İsrail’e, Fransa ve Güney Afrika’nın teknoloji, malzeme ve uzmanlık desteği söz konusu olmuştur. Ayrıca İngiltere’nin de 1958 yılında, plütonyum zenginleştirmede hayati önemi olan bir malzemeyi gizlice İsrail’e sattığı ortaya çıkmıştır.
[7]
Tam olarak bilinmese de İsrail’in 1967’den itibaren nükleer silaha sahip olduğu tahmin edilmektedir. İsrail’in elindeki nükleer silahlarla ilgili uluslararası camia yaptırım gücü olmayan BM Genel Kurul kararlarının dışında bugüne kadar herhangi bir girişimde bulunmuş değildir.
Bu noktada, ABD Başkanı Obama’nın BM Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin ‘nükleer silahsız bir dünya’ konusunda kararlı olduğu mesajını verdiği tarihi konuşmasını, İsrail pek üstüne almış gibi görünmemektedir. Nükleer silahlar konusunda kendisine yöneltilen bir soruyu yanıtlayan İsrail Başbakanı Netanyahu, üstü kapalı olarak, ABD Başkanı Nixon ile İsrail Başbakanı Golda Meir arasında 1969 yılında varılan mutabakata işaret ederek ABD ile aralarındaki ortak anlayışın halen geçerliliğini koruduğunu belirtmiştir. Yazılı bir belgede yer almayan bu mutabakat, dünyaya ilan etmedikçe ve nükleer deneme yapmadıkça İsrail’in nükleer silah programını ABD’nin kabul ettiği anlamına gelmektedir. Obama’nın da bu çizgiden çıkmayacağı mesajını İsrailli muhataplarına ilettiği ileri sürülmektedir. Netanyahu’ya göre Obama tarihi konuşmasında özellikle Kuzey Kore ve İran’ı kastetmiştir.
[8]
İlk beş ülkenin dışında, nükleer silah geliştiren ya da geliştirmeye çalışan ülkeler bu dört ülkeyle sınırlı kalmamıştır. Bu dönem içerisinde Arjantin, Brezilya, İsveç, İsviçre, Irak, Güney Kore, Tayvan, Libya ve Cezayir de nükleer silaha yönelmişler ancak gönüllü ya da gönülsüz olarak nükleer silah programlarından vazgeçmişlerdir.
[9] Nükleer silaha yönelmekle kalmayıp üretim kabiliyetine de ulaşan Güney Afrika ise gönüllü olarak nükleer silahlarını imha eden ilk ve tek ülke olmuştur.
[10]
Bu ülkelerin dışında 1949 yılında kurulan NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü)’nun geliştirdiği güvenlik konsepti kapsamında ABD’nin nükleer bombaları, nükleer silaha sahip olmayan bazı NATO üyesi ülkelere yerleştirilmiş olması da ayrı bir tartışma konusudur.
Soğuk savaşın bitmesi NATO’nun Avrupa’daki nükleer silahlarını çekmesi sonucunu doğurmamıştır. Tam aksine NATO Avrupa’nın güvenliği için bu silahları muhafaza etmekte kararlı görünmektedir. Bu kapsamda Belçika, Almanya, Hollanda, İtalya ve Türkiye’deki NATO askeri üslerinde ABD’nin kontrolünde olmak üzere toplam 150 ila 250 arasında nükleer bombanın bulunduğu tahmin edilmektedir.
[11] Bu ülkelerin hepsi Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşmasına taraf olmalarına rağmen kendi topraklarında başka bir ülkenin nükleer silahlarını barındırmaları nükleer silahların uluslararası kontrol rejimini tehdit eder niteliktedir.
Nükleer Terörizm
Devletlerarası ilişkiler ve uluslararası hukuk açısından önemli bir mesele olarak algılanan nükleer gücün suiistimali olasılığı sadece hükümetler düzeyinde tartışılan ve devletlerin muhatap olduğu bir konu değildir. Soğuk savaşın bitmesi ve Sovyet imparatorluğunun yıkılması sonrasında yaşanan otorite boşluğu ve güvenlik zafiyeti, binlerce nükleer başlıklı silahın ve tonlarca nükleer yakıtın istenmeyen ellere geçebileceği endişesini doğurmuştur. Uçakların bir silah olarak kullanıldığı 11 Eylül saldırılarının ardından, nükleer gücün de çok daha yıkıcı sonuçlar doğurabilecek şekilde terör amacıyla kullanılabilme ihtimali ise meselenin temel argümanı haline gelmiş durumdadır. Bu konuda en hararetli tartışmalar, daha önce bir ülkeye nükleer saldırı gerçekleştiren ve 2001’den itibaren terörizme karşı küresel savaş ilan eden ABD’de yaşanmaktadır.
ABD’nin bakış açısında göre, soğuk savaşın ardından dünyayı küresel anlamda sarsacak etkide bir nükleer savaş ihtimali azalsa da, bir terörist grup ya da nükleer silah kapasitesine sahip bir ülkenin yapabileceği birkaç nükleer bombayı patlatması ihtimali yükselmiştir. Bir nükleer bombanın patlatılması bile yüz milyarca dolar ekonomik kayba yol açacak ev ölçülemez sosyal ve siyasi sonuçlar doğuracaktır.
[12]
ABD Başkanı Obama'nın, yaptığı bir konuşmasında “kitle imha silahı yapımında kullanılan araçları ortadan kaldırmalıyız. Bu yüzden, kontrolsüz kalan nükleer materyallerin teröristlerin eline geçmemesi için önlem alınması, nükleer silahların yayılmasının engellenmesi ve dünyanın nükleer silahlardan arındırılması hedefini gerçekleştirmeğe çalışmak benim dış siyasetimin esasını teşkil eder. Nükleer silahlarla donanmış Pakistan içerisinde ise tehlike daha da vahim, çünkü El Kaide ve aşırı uçlardaki diğer örgütlerin nükleer silahlar aradığını biliyoruz ve buldukları zaman kullanmaktan kaçınmayacaklarına inanmamız için pek çok neden var” demiştir.
[13]
Şu ana kadar hiçbir terör örgütünün nükleer silah ya da nükleer silah yapımında kullanılacak malzemeye sahip olduğuna dair bir bilgi olmamakla birlikte nükleer bir saldırı gerçekleştirmek isteyen bir terör örgütünün olduğunu varsaydığımızda, bu örgütün nasıl bir saldırı gerçekleştirebileceği ve hangi alternatiflere sahip olduğu konusu ayrı bir risk değerlendirmesini gerektirir. Örneğin, radyolojik serpinti yapan ‘dirty bomb’ (kirli bomba) şeklinde bir saldırı söz konusu olabilir. Nükleer reaktörlerden elde edilecek nükleer atıkların, klasik patlayıcılarla (dinamit, TNT gibi) sarılarak patlatılması neticesinde çevreye ölümcül radyoaktif partiküller yayılacaktır. Nükleer enerjiden yararlanan her ülkede radyoaktif atıkların depolandığı tesisler bulunmaktadır.
Bunun dışında, nükleer enerji reaktörlerine uçakla ya da tesirli patlayıcılarla saldırı yapılması diğer bir ihtimaldir. Bu durumda da Çernobil faciasında olduğu gibi bir etkinin oluşması kaçınılmazdır. Daha ölümcül diğer bir ihtimal ise nükleer bombaların ya da nükleer bomba yapımında kullanılabilecek zenginleştirilmiş uranyum ya da plütonyumun suiistimal edilmesidir. Devlet kontrolünde olan nükleer silahların terör örgütlerinin eline geçmesi ihtimali diğerlerine göre daha zayıftır.
[14] Ancak eski Sovyet Birliği topraklarındaki nükleer tesislerin göreceli güvenlik zafiyetleri ya da atom bombası yapabilecek bilgiye sahip bilim adamlarının varlığı bu ihtimali ayakta tutmaktadır.
Nükleer güç, çoğunlukla kabul edildiğinin aksine, bir tabanca gibi de kullanılabilir özelliktedir. Örneğin 2006 yılında İngiltere’de öldürülen eski KGB ajanı Alexander Litvinenko’nun ölüm sebebini araştıran doktorlar, nükleer tesislerde üretilen radyoaktif bir izotop olan ‘Plütonyum-210’ maddesinin bu olayda kullanılmış olduğunu tespit etmiştir.
[15]
Nükleer silahların ve silah yapımında kullanılabilecek nükleer maddenin yok edilmesi, nükleer terörizm ihtimalini de sıfıra yakın bir seviyeye getirecektir. Ancak nükleer silaha sahip olan ülkeler caydırıcı güç olarak bu silahlarından vazgeçecek gibi görünmemektedir.
[16] Çünkü bu silahların, ülkelere güç, itibar, caydırıcılık ve göreceli bir güvenlik satın aldığı varsayılmaktadır. Diğer taraftan, dünya barışına ve toplumların yaşam hakkına tehlikeli bir maliyet yüklediği görmezden gelinmektedir.
B.Biyolojik Silahlar
Patojenler yani hastalık yapan virüs ve bakteri gibi canlı organizmalar dünyanın her anında var olagelmiştir. Özellikle Orta Çağda, tifo, kolera, tifüs ve verem gibi şehirleri kasıp kavuran büyük salgınlar milyonlarca kişinin hayatına mal olmaktaydı. Modern tıbbın ve aşı biliminin ilerlemesi sayesinde bu hastalıkların birçoğu kontrol altına alınmış durumdadır. Ancak şimdi de bu patojenlere insan elinin değmesi söz konusu olmaktadır. Diğer bir ifadeyle, doğal halde bulunan virüs ve bakteriler laboratuar ortamlarında daha güçlü hastalıklara sebebiyet verecek şekilde üretilebilmektedir.
Biyolojik silahlar, yöneldiği hedefte bıraktıkları etkiler açısından, hastalığa neden olan bakterilerin ve virüslerin bulaşıcılık ve hastalık yapma yeteneklerine bağlı olan silahlar şeklinde tanımlanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, İnsan vücudunda hastalık yapıcı mikroorganizmaların kitlesel imha amacıyla kullanılmasıdır. Biyolojik silahlar için fakir ülkelerin nükleer bombası tabiri kullanılmaktadır. Çünkü maliyet açısından bakıldığında nükleer silahlara göre çok daha kolay üretilebilmekte, taşınabilmekte ve saklanabilmektedir. Yaklaşık 70 bakteri ve virüs biyolojik silah olarak kullanılabileceği tahmin edilmekle birlikte bunların en çok bilinen ve en tehlikeli olanları çiçek, şarbon, veba, ebola, tularemi’dir.
Eski dönemlerde yapılan savaşlarda ve silahlı mücadelelerde de biyolojik silahlara başvurulmaktaydı. Örneğin, muhasara edilen şehirlerin içine hayvan ve insan cesetlerinin atılarak bulaşıcı hastalıkların yayılmasının sağlanması, içme suyu şebekelerine yine ölü hayvanların atılması gibi uygulamalara başvurulmaktaydı.
Ancak 2. Dünya savaşından sonra ABD ve SSCB başta olmak üzere bazı ülkeler biyolojik silah programları yürütmüşlerdir. Bu programlar neticesinde üretilen binlerce ton biyolojik silah aslında, bakteriyoloji bilimini bu silahlanma yarışına katmakta sakınca görmeyen devlet ve bilim adamlarının bir eseridir. Sovyetler Birliği biyolojik silah programını geliştirirken Japonların daha önce Çinlilere karşı kullandığı biyolojik silah tecrübesinden ve Almanların çalışmalarından istifade etmiştir.
Teknoloji ve tıp alanında meydana gelen gelişmeler biyolojik silahları çok daha ölümcül hale getirmiştir. Artık laboratuarlarda üretilen virüsler gündemdedir. Biyolojik silahların diğer kitle imha silahlarına göre çeşitli avantajları bulunmaktadır. Bunların başında kolay elde edilebilir ve üretilebilir olması gelmektedir.
Kokusuz ve renksiz olmaları biyolojik silahlara önemli bir avantaj sağlamaktadır. Biyolojik silahların kullanıldığının hemen fark edilmesi çok zordur. Etkileri birkaç hafta ya da ay sonra ortaya çıkabilir. Bununla birlikte, biyolojik silah kullanıldığına dair bazı işaretler ve emareler görülür. Epidemik olaylar, antibiyotiğe dirençli patojenler, çok sayıda hasta ve ölümlerin gözlenmesi bunun örnekleridir.
[17] Birkaç yıl önce Ülkemizde de görülen kuş gribi salgını, Çin’de görülen SARS vakaları ve son olarak dünyada büyük paniğe yol açan domuz gribi salgını akıllara bu tür bir biyolojik saldırı ihtimalini getirmektedir. Diğer bir örnek, ülkemizde kene ısırmasına bağlı olarak gerçekleşen Kırım Kongo Kanamalı Ateşi ölümleridir. Bu ölümlere sebep olan virüsün de bir bio-saldırı unsuru olma ihtimali yüksektir.
Bu tür salgınlara sebep olan virüslerin, asimetrik savaş mantığı içerisinde yabancı ülkelerin istihbarat servisleri tarafından hedef ülkelere ekonomik ve psikolojik zarar vermek üzere kullanıldığına dair ciddi şüpheler bulunmaktadır.
Diğer silahlara oranla etkilediği alan havayla ve bulaşıcı özellikleri sayesinde geniş alanlara yayılabildiklerinden çok daha fazladır. Uygulandıktan sonra bir bölgenin biyolojik silahlardan tamamen arındırılması oldukça zor bir süreçtir.
Son dönemde gen mühendisliğinde çok önemli mesafeler alınmaktadır. Bu teknolojiden de faydalanarak özellikle belli hedeflere yönelik biyolojik silah üretilmesi de ciddi risklerden bir tanesidir. Özellikle devlet başkanları ve hassas birimlerde çalışan yöneticilerin bu konuya duyarlı olmaları zarureti bulunmaktadır.
11Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD’de çeşitli devlet kurumlarına gönderildiği haberlere konu olan şarbonlu mektuplar medyanın gündemini bir süre meşgul etmiştir. Bu saldırıların, biraz da terör tehdidi kavramını canlı tutmak amacıyla yapılmış gizli bir operasyon olduğunu iddia edenler de bulunmaktadır.
Biyolojik saldırılara karşı geliştirilen savunma konsepti içerisinde fiziksel korunma, tespit, teşhis ve tedavi unsurları bulunmaktadır. Ancak yeterli seviyede bir savunma sisteminin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
C.Kimyasal Silahlar
Kimyasal silahları en basit anlamda “insanlar, hayvanlar ve bitkiler üzerine doğrudan toksik etkileri nedeni ile kullanılan her türlü katı, sıvı, gaz halindeki kimyasal maddeler” şeklinde tanımlamak mümkündür. Kimyasal silahlar, insan sağlığına ağır zararlar veren ya da ölümüne sebep olan bileşiklerdir. İnsan vücudundaki etkilerine kısaca değinecek olursak; sinir sisteminin felç olması, geçici körlük, sağırlık, felç ya da kusma, deride ve gözlerde ağır yanıklar ya da solunum güçlüğü en çok bilinen etkileridir.
İnsan vücuduna daha çok solunum ve deri yoluyla alınmaktadır. Bunun yanında, ağızdan alınması ya da kas ve damarlara enjekte edilmesi de mümkündür. Kullanılan kimyasal maddenin cinsine göre ölüm bir kaç dakikada meydana gelebildiği gibi haftalar sonra da gerçekleşebilir.
Kimyasal silahların geçmişi biyolojik silahlara göre daha yenidir. Biyolojik silah olarak kullanılan unsurlar canlı olmaları sebebiyle uygun koşullar ve ortamlarda çoğalabilme ve yayılabilme özelliği gösterirken kimyasal savaş maddeleri cansız unsurlardır. Kimyasal silahlar, kullanıldığı alan üzerindeki etkisi rüzgârın durumu ve çevresel koşullara göre değişim göstermektedir. Biyolojik silahlara nazaran çok daha fazla miktarlarda kullanılması gereklidir.
Kimyasal silaha sahip olan ülkeler de yine diğer kitle imha silahlarında olduğu gibi başta ABD ve Rusya olmak üzere Fransa, İngiltere, Çin, Hindistan ve İsrail’in elinde bol miktarda kimyasal silah bulunmaktadır.
Kimyasal silahlar ilk olarak Birinci Dünya savaşı sırasında yoğun olarak kullanılmıştır. Örneğin, Türk askerinin Çanakkale müdafaası esnasında İngiliz birliklerinin kimyasal silaha başvurduğunu biliyoruz. Daha sonra dönemde mesela 1968’li yıllarda ABD, Vietnam’da kimyasal silah kullanmıştır. İran-Irak savaşı sırasında Irak ordusu, İran’a karşı ve savaştan hemen sonra Halepçe’de kimyasal silah kullanmıştır. Terör örgütlerinin de bu silahları kullanmaya başlamasıyla, terörizme yeni bir boyut eklenmiştir. 20 Mart 1995’te Japonya’da Tokyo Metrosuna sârin gazı atarak 12 kişinin ölümüne, sebep olan Yüce Gerçek Tarikatı (Aum Shinrikyo) bunun en somut örneğidir.
III.Sonuç ve Tavsiyeler
Karşılıklı güvensizlik ve beraberinde gelen çatışmalar, kitle imha silahı edinme arzusunu beslemektedir. Silahlanmaya ayrılan bütçenin ya da beyin gücünün küçük bir kısmı, barış ve güven artırıcı projelere ayrılmış olsa, ülkeler arasındaki düşmanlıkların bir kısmının giderilmesi mümkün olacaktır. Dünyadaki kitle imha silahlarının büyük bir kısmını elinde tutan ABD ve Rusya, bu noktada ciddi bir sorumluluk taşımaktadır.
Diğer taraftan, insan sağlığına ölümcül etkileri olan ve ülkelerin sosyal, ekonomik ve politik istikrarını derinden sarsabilecek bu tür silahlara karşı yeterli tedbirlerin ve hazırlıkların var olduğunu söylememiz doğru olmayacaktır. Bu durum Türkiye açısından da böyledir. Dolayısıyla, bir kitle imha silahına maruz kalındığında-ki bu silah sadece nükleer ve kimyasal değil aynı zamanda biyolojik bir silah da olabilir- buna karşı tüm devlet kurumlarının ne şekilde hareket edeceğinin önceden bilinmesi ve buna yönelik tatbikatların yapılması elzemdir.
Bundan da önemlisi, kitle imhasını hedef alan bu tür silahların yayılmasının ve kullanılmasının önlenmesine dair uluslararası mekanizmaların yeterli ve etkili bir seviyeye yükseltilmesi gerekliliğidir. Soğuk savaş dönemimde kurulan bu önleyici mekanizmaların, küresel mücadele stratejilerini de içine alacak şekilde yeniden dizayn edilerek caydırıcılığının artırılması gereklidir.
(Ömer Ersoy, Araştırmacı)
[4] Http://www.ssgm.gov.tr/nukleer_silah.html
[5] Angar Khalıun, “Kuzey Kore’nin Nükleer Politikası”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Ankara, 2007 s. 17, 18.
[8] http://www.washingtontimes.com/news/2009/oct/02/president-obama-has-reaffirmed-a-4-decade-old-secr/#
[11] http://www.thebulletin.org/web-edition/op-eds/time-to-reconsider-us-nuclear-weapons-europe
[12] William J. Perry and Brent Scowcroft, “U.S. Nuclear Weapons Policy”, Independent Task Force Report No. 62, Council on Foreign Relations, Nisan 2009, s.8.
[16] William J. Perry and Brent Scowcroft, “U.S. Nuclear Weapons Policy”, Independent Task Force Report No. 62, Council on Foreign Relations, Nisan 2009, s.8.