Bununla birlikte, bu küresel güç olma hedefinin gerçekleşmesine yönelik Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, Türkiye’nin yeni uluslararası vizyonu çerçevesinde son olarak ortaya koyduğu ve biçtiği rol “akil adam” rolüdür. Bu “akil adam” rolü Davutoğlu’nun tanımıyla insanlığın vicdanı olmaktır.
Avrupa’dan Orta Doğu’ya, Kafkaslar’dan Balkanlara, Afrika’dan Orta Asya’ya birçok bölgeye uzanan angajmana sahip olan Türkiye’nin küresel güç olma hedefine paralel ekonomik büyümesini devam ettirmesi ise kaçınılmazdır. Bu anlamda, Türkiye enerji tüketen bir ülke olması nedeniyle gelişen ekonomisinin ihtiyaçlarını karşılaması bakımından özellikle nükleer enerji ve alternatif enerji kaynaklarını üretme konularının bir an önce hayata geçmesi noktasında hızlı adımlar atmalıdır. Dahası, Türkiye enerji güvenliği konusundaki kararlılığını da devam ettirmeli, bu durumun bölgesel ve uluslararası barış, güvenlik ve istikrara katkı vereceği hususu dikkate alınarak küresel güç olma hedefi ile uyumlu olduğu gözden kaçmamalıdır.
Küresel güç olma hususunda önemli yer tutan Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinde 35 başlıktan 13 başlık açılmış olup, AB Müktesebatı’na Uyum Programı başarı ile devam etmektedir. Ancak 8 başlığın Kıbrıs meselesi yüzünden askıya alınması hala üyelik süreci için en büyük engeli teşkil etmektedir. Bununla birlikte AB’nin genişlemesinin ve dünyanın stratejik önemi haiz bölgelere ulaşmasının Türkiyesiz olmayacağı da aşikardır. Bu anlamda, müzakarelerin önündeki engeller kaldırılmalı, Türkiye ile AB arasındaki güçlendirilmiş siyasi diyalog için entegrasyon süreci hız kazanmalıdır. Türkiye, anayasal ve yasal reformlarını yaparken özellikle bazı AB üyelerinin Türkiye’nin Birliğe katılım konusundaki samimi tavırlarını ortaya açık bir şekilde koyması şarttır.
Küresel güç olma konusunda bir diğer önemli başlık Türkiye’nin Orta Doğu politikasıdır. Bu kapsamda ise Irak politikası Türkiye’nin önemli bir gündemini oluşturmaktadır. “Irak’a Komşu Ülkeler Toplantıları”nın Türkiye’nin girişimi ile başlatılmış olduğu ve Irak’ın toprak bütünlüğü ile siyasi birliğinin tesisi için Türkiye’nin bölge barış ve istikrarına yönelik yaptığı katkılar unutulmamalıdır. Bölge barış ve istikrarı için Türkiye’nin bir diğer önemli politikası ise İran’a yönelik izlediği politikadır. Özellikle Ankara’da Laricani-Solana görüşmelerinden beri ortaya çıkan nükleer çalışmaların azaltılması konusundaki iyimserlik çabaları ve zenginleştirilmiş uranyuma yönelik Brezilya ile birlikte başlatılmış olan arabuluculuk faaliyetleri, Türkiye’nin ne denli önemli merkezi bir ülke olarak bölgede rol oynadığını göstermektedir. Bölge istikrarı için önemli bir diğer ülke ise Suriye’dir. Türkiye-Suriye Serbest Ticaret Anlaşması’nın yürürlüğe girmesi ile birlikte artan ticaret hacmi ve iyi komşuluk ilişkilerinin devam etmesi, 1990’ların iki ülke arasında oluşan gergin siyasetini adeta gölgede bırakmıştır. Türkiye-Suriye ilişkilerinin aksine gerilen Türkiye-İsrail ilişkilerinin yeniden rayına girmesi için özellikle Mavi Marmara olayının açtığı derin yaralar sarılmalı, Türkiye’nin bu meyanda özür ve tazminat talepleri karşılanmalıdır. Türkiye’nin İsrail’deki yangına takdir edilecek düzeyde jet hızıyla yardım göndermesini ilişkilerin eski seviyesine dönmesi açısından uzatılan bir el olarak değerlendirmek gerekirken, bunun Türkiye’nin Doğu’nun vicdanı olmakla birebir paralel olduğu açıktır. Aynı şekilde, Türkiye’nin Mavi Marmara olayında Gazze’ye yaptığı insani yardım çabalarını da bu minvalde mülahaza etmek gerekmektedir.
Küresel güç olma noktasında bir başka kayda değer başlık Türkiye’nin Kafkasya politikasıdır. Zira bölge enerji ve ulaştırma konularındaki önemiyle ön plandadır. Bu çerçevede Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı ile başlayan kapsamlı işbirliği süreci güçlenerek devam etmektedir. Kapsamlı işbirliği, bölgenin bir anlamda panzehiri olacak ve bölge için barışan giden yolda ihtilafların çözümü bakımından önemli bir ayağı oluşturacaktır. Ancak bölge ilişkileri normalleşme hatta gelişme sürecine girmişken, Ermeni diasporasının ABD Kongresi’nde soykırımı içeren iddiaları bir tasarı halinde her yıl gündeme getirmesi, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde Diplomatik İlişkilerin Tesisi Protokolü ile başlamış olan olumlu sürece yarar yerine zarar verici niteliktedir.
Küresel güç olmanın gerektirdiği bir başka öne çıkan başlık ise Türkiye’nin Balkanlar politikasıdır. Türkiye’nin konuşlanmış KFOR ve EUFOR’a askeri destek vermesi bölge barış, istikrar ve güvenliğine katkı vermekte ne denli istekli olduğunun açık ifadesidir. Türkiye, özellikle AB ve NATO genişlemesi açısından önemli yer tutan Balkan ülkelerinde bir daha Bosna-Hersek ve Kosova krizlerinin yaşanmaması için uluslararası toplumun aldığı tedbirlere yönelik katkılarını sürdürmeye devam edecektir. Zira Balkanların en doğusunda bulunan Türkiye olmadan bölgenin barış ve istikrarının sağlanması mümkün olmayacaktır. Türkiye’nin küresel güç olmada rol oynayan bir diğer önemli addedilen politikası ise Afrika’ya yönelik politikasıdır. Son yıllarda Türkiye’nin açtığı büyükelçilikler bölgeye yönelik açılımı güçlendirmekte çok boyutlu bir dış politikanın gerekleri ortaya konmaktadır. Türkiye-Afrika İşbirliği Çerçevesi kapsamında ticaret hacmi önemli ölçüde genişlemiş, son dış ticaret verilerine göre 15 milyar doları aşmıştır. Ayrıca bölge istikrarına katkı amacı taşıyan “Darfur’un Yeniden İnşası ve Kalkınması için Uluslararası Donörler Konferansı” Türkiye’nin Mısır’la birlikte eş başkanlığında yapılmış, Birleşmiş Milletler çerçevesinde düzenlenen Somali Konferansına ise ev sahipliği yapmıştır.
Türkiye’nin Orta Asya’ya yönelik izlediği politika ise küresel bir güç olarak bölgede oynayacağı role vücut vermektedir. Orta Asya cumhuriyetlerinin bağımsızlığını kazanmasıyla birlikte gelişen ilişkiler TİKA’nın kurulması sayesinde bölgeye yapılan yatırımlar anlamında hız kazanmış, Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Doruklar Süreci ile zirveye ulaşmıştır. Kardeş ülkeler Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan ve Tacikistan ile Türkiye arasında kapsamlı işbirliği her geçen gün güçlenmekte, bunun bölgesel ve küresel enerji arz ve güvenliğine de müspet etki yapacağı bilinci ile dış politikada hareket edilmektedir. Gözden ırak tutulmamalıdır ki, bölge adeta enerji havzası üzerinde oturan bir yerdir. Son olarak, Türkiye’nin Orta Asya bölgesine yönelik politikasına değinmiş iken, hem Orta Asya ile komşu, hem de Avrasya bölgesinde stratejik konumunda olan Rusya ile bölge istikrarına katkı sağlamaya yönelik enerji alanında yapılan işbirliğinin önemi yadsınamaz. Özellikle iki ülke arasında oluşturulan Üst Düzey İşbirliği Konseyi, sadece nükleer enerji konusunda işbirliğini deruhte etmekle kalmamış, aynı zamanda Karadeniz petrolünün güvenli taşınması açısından bir mutabakat zemininin tesisini de beraberinde getirmiştir.
Elbette ki, Tanzimat, Cumhuriyet’in ilk yılları, Soğuk Savaştan sonra gelen ve dördüncü restorasyon dönemi olarak da kabul edilen bu yeni dönemde; küresel güç olma hedefi Türkiye’nin 2002’den bu yana geliştirdiği yeni uluslararası vizyonu kapsamında ortaya koyduğu, bölgesel ve küresel mahiyette manevra yapma kabiliyetini artıracak dış politikası, uluslararası arenada belirleyici olma ülke konumunu perçinleyecektir. Bunun için de, sekiz yıllık siyasi istikrarın devam etmesi en önemli önkoşuldur.
(Murat ÖZMEN)