Bu Zirve öncesinde AB’nin dinamosu konumundaki Almanya ve Fransa’nın Rusya ile 19-20 Ekim tarihlerinde Deauville’de (Fransa) yaptıkları Üçlü Zirve’de aldıkları kararlar, Birliğin diğer üyeleri tarafından AB’yi dikkate almayan “başına buyruk” hareketler olarak yorumlandı. Deauville Zirvesinde Avrupa güvenliği için Rus desteği ve askerî alanda ortak hareket konularına dair diğer AB üyelerinin görüşmelerin ayrıntısından ne zaman haberdar olabilecekleri sorusuna, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin tipik Fransız kibri ve alaycılığıyla tüm gelişmelerin zamanı geldiğinde kendileriyle paylaşılacağı yanıtını verdi. Bu umursamaz cevap, Almanya ve Fransa’nın dışında kalan AB üyelerinin endişelerini ve Deauville Zirvesi’ne dair tepiklilerini arttırmaya yetti de arttı bile. Böylece AB Hükümet ve Devlet Başkanları Zirvesi, Deauville Zirvesi gölgesinde kaldı dersek yanılmış olmayız.
AB Zirvesi’nde Almanya Şansölyesi Angela Merkel, AB olarak Yunanistan krizini şimdilik atlatmayı başardıklarını ancak Euro’nun (€) sürdürülebilir bir istikrara kavuşturulması için yeni düzenlemelere olan ihtiyacı vurguladı. Sarkozy’nin de desteğini alan Merkel, Euro bölgesini olası krizlerden korumak için kalıcı bir kurtarma sisteminin oluşturulmasını ve bunun için de bütçe kurallarını ihlal eden üye ülkelerin ihlalleri süresince oy haklarının dondurulmasına dair değişiklik teklifini sundu. Bu teklife göre, 1996’da kurulan Euro İstikrar ve Büyüme Paktı’nda öngörülen %3’lük borçlanma sınırını aşan AB üyesi ülkelere karşı otomatik yaptırımlar uygulanarak malî disiplini bozan üyeler oy haklarından mahrum kalacaktı. Diğer yandan İtalya, İspanya ve İrlanda’nın başını çektiği yüksek bütçe açığı olan üyeler Almanya’nın oy haklarının dondurulması teklifine karşı çıkarken, Euro İstikrar ve Büyüme Paktı kriterlerinin yumuşatılması kabul edildi. Bu bakımdan 28-29 Ekim 2010 AB Zirvesinin tartışmasız en önemli sonucu, Aralık 2009’da yürürlüğe giren Lizbon Anlaşması’nda bazı değişikliklere gidilmesine dair Almanya ve Fransa ortak teklifinin ısrarlı tutumları sonucunda kısmen kabul edilmesi olmuştur. Her ne kadar Merkel-Sarkozy ittifakının talepleri kısmen onaylansa da borçlanma sınırını aşan ülkelere otomatik yaptırım talebi bloke edildi. Merkel’in ısrarı üzerine Zirve’de oy hakkı mahrumiyeti konusunda üye ülkelerin de görüşünün alındığı daha detaylı bir çalışma yapılması benimsenirken bu görevi deruhte etmek üzere de AB Konseyi Başkanı Herman Van Rompuy seçildi. Kriz mekanizması konusunda varılan uzlaşma ile kısmî bir başarı elde eden Merkel, Yunanistan nedeniyle Euro Bölgesi’nde yaşanan krizden ders çıkarıldığını gösteren kararların Euro’yu güçlendireceğini vurguladı. Öte yandan, Euro İstikrar ve Büyüme Paktı çerçevesinde bundan sonra yaşanacak yeni bir kurtarma planı, Yunanistan örneğinde olduğu gibi yükü sadece vergi mükelleflerinin sırtına yüklenmeyip bireysel tasarruf sahiplerine de paylaştırılmasını öngörmektedir. Şimdilik sular durulmuş olsa bile bu önlem, Avrupa’da ekonomik krizin daha da derinleşmesi karşısında pratiğe geçirildiğinde adeta tasarruf sahiplerini cezalandırır etkisiyle büyük tartışmaları beraberinde getireceği aşikârdır.
AB Zirvesi’nde ayrıca ele alınan AB bütçesinin artırılması İngiltere Başbakanı David Cameron’un muhalefetiyle karşılandı. Cameron, AB bütçesinde öngörülen %6’lık bir artışın İngiltere’ye maliyetinin yıllık 900 milyon Sterlini (£) bulacağını ve böyle bir ekonomik yükün ülke ekonomisini düzeltmek için alınan bir dizi yeni kararı sekteye uğratacağından hareketle, Brüksel’in bu kararına izin vermeyeceğinin altını çizdi. Zirvedeki bu gelişme, AB konusundaki tipik İngiliz kuşkuculuğunun bir yansıması ve Almanya-Fransa dinamosuna her zaman takılmak istemeyen İngiliz katarının bir tepkisi olarak kayıtlara geçti. Elbette Avrupa-şüphecilerinin (Euroskeptics) bu gelişmeleri “AB dağılıyor” şeklinde yorumlamak hoşlarına gitse de, örgüt atlattığı her badire ile Nietzsche’nin dedi gibi güçlenmektedir.
Brüksel’deki ekonomi odaklı geçen Zirvenin ardından 1 Kasım’da AB’den yeni bir gelişmenin haberi gelmiştir. Habere göre Lizbon anlaşmasının getirdiği bir yenilik olan ve halen Catherine Ashton tarafından yürütülen AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilciliği, bundan böyle Avrupa Dış Eylem Servisi (European External Action Service; EEAS) tarafından desteklenecektir. EEAS genel olarak, kurumlar arası işbirliği, merkezî idare ve AB delegasyonlarının yapılandırılması, bütçe ve işgücünün tahsisi gibi konularla ilgilenecektir. Bu çerçevede, Aralık ayında devreye girecek yeni yapılanmada AB’yi dünya çapında temsil edecek 137 delegasyonun en büyüğü Türkiye’de yer alacaktır. Türkiye’de şu anda bulunan AB delegasyonun 120 kişilik kadrosunun EEAS’nin nihaî yapılanmasından sonra 134 kişiye çıkacağı tahmin edilmektedir. Türkiye’den sonra 124 personelle ABD ise EEAS’nin en kalabalık temsil edildiği ikinci ülke olmaktadır. EEAS’nin oluşturulmasının ardında yatan en önemli sebep, AB dış ilişkilerinin daha uyumlu ve etkili bir şekilde yürütülmesini sağlamaktır. EEAS, çalışanlarını AB Komisyonu ve AB Konseyi’nin ilgili birimlerinin yanı sıra üye ülkelerin diplomatik servislerinden seçmekte ve AB diplomatik koordinasyonundan da sorumlu bu ekip, EEAS bünyesinde yaklaşık 7 bin kişilik bir diplomasi ordusunu barındırmaktadır. Bu bakımdan, AB’nin daha iddialı, etkili ve uyumlu bir dış politika geliştirebilmesi ve küresel bir aktör olarak bu politikaları pratiğe geçirebilmesi için hayatî önem taşıyan EEAS ve kalabalık personel kadrosu daha iyi anlaşılabilir.
Sonuç olarak, Lenin’in dediği gibi siyaset ekonominin billurlaşması ise AB’nin, ekonomik sorunlarını çözebildiği ölçüde küresel siyasetin etkin bir aktörü olacağı ortadadır. AB’nin dominosu konumundaki Almanya ve Fransa bu gerçeğin farkında olarak “hasta adam Avrupa” imajının değiştirilmesi için acı ilaç içmeye ve diğer AB üyelerini de hem reçete masraflarına ortak etmeye hem de tedaviye ikna etmeye odaklanmışlardır.
(SDE Asistanı Amine YAZICI, SDE Uzmanı Murat ÇEMREK)