Bu öngörü, elbette ki ideal durumu ortaya koymaktadır. Uygulamaya baktığımızda dünya üzerinde yaklaşık 12 milyon vatansızın yaşadığını görmekteyiz. Kişinin hiçbir devlet tarafından vatandaş olarak kabul edilmemesi hali olan vatansızlık, önemli bir mesele olarak ilk defa I. Dünya harbinden sonra uluslararası camianın gündemine gelmiştir. Çünkü savaş sonrası ülkelerin sınırları değişmiş ve yeni devletler sahneye çıkmıştır. Ama asıl büyük travma II. Dünya savaşından sonra yaşanmıştır. Savaş nedeniyle milyonlarca insan hayatını kaybetmiş ve bir o kadarı yaşadıkları toprakları bırakarak başka yerlere göç etmek zorunda kalmıştır. İnsani açıdan bir felaketin yaşandığı o dönemde, Avrupa siyasi haritası SSCB ve ABD’nin etkisiyle yeniden şekillenmekteydi.
Savaş sonrasında galip devletlerin girişimleriyle kurulan Birleşmiş Milletlerin öncelikle ele alması gereken meseleler arasında mültecilerin durumu ve yeni siyasi sınırlar nedeniyle açıkta kalan vatansızların dramı vardı. Uluslararası camia mültecilerin durumunu iyileştirmek ve bu kişilere uluslararası koruma sağlamak için Mülteciler Sözleşmesini hazırlayarak işe başlamıştır. 1951 tarihli Mülteciler Sözleşmesi mültecinin kim olduğunu, haklarını ve devletlerin mültecilere yönelik yerine getirmesi geren sorumluluklarını tek tek açıklamaktadır.
Bu Sözleşmenin eki olarak düşünülen vatansızların durumu hakkındaki protokol ise üç yıl sonra mülteciler hakkındaki sözleşmeden ayrı bir hukuki belge olarak 1954 yılında imzaya açılmıştır. Bu süreçte de görüşmüştür ki, ortaya çıkış sebepleri bakımından birbirleriyle benzerlik gösterse de mültecilik ve vatansızlık iki farklı kavramdır.
Yeri gelmişken vatansızlığı ortaya çıkaran sebeplere kısaca değinmek gerekir. Bunlar; bir ülkede yaşayan azınlığa vatandaşlık hakkını kazanma usulleri bakımından ayrımcılık uygulanması, yeni bir devlet kurulduğunda o devletin sınırları içinde kalan yerleşik her topluma vatandaşlık verilmemesi, vatandaşlık hukuku alanında ilgili devletler arasında yaşanan uyuşmazlık ve ulusal kanunlarda belirtilen şartların gerçekleşmesi halinde kişilerin vatandaşlığına son verilmesidir.
Mültecilikle vatansızlık arasındaki en önemli bağ 1951 tarihli Sözleşmede tarifini şöyle bulmaktadır; bir kişinin vatandaşlık hakkından mahrum bırakılmasının asıl sebebi ırkı, dini, uyruğu, belli bir sosyal gruba mensubiyeti ya da politik görüşü ise, bu durumda kişi mülteci hukukunun sağladığı tüm koruma ve güvencelerden yararlanır.
Ancak vatansız kalmanın en önemli nedeni bu değildir. Dolayısıyla, mülteci şemsiyesi altına alınamayan milyonlarca vatansızın hali ne olacaktır? Bunun cevabını kısmen 1954 tarihli Sözleşme vermektedir. Sözleşme vatansızı tanımlamakta ve devletlere, vatansızlara karşı yerine getirmeleri gereken sosyal ve ekonomik sorumluluklarını anlatmaktadır. Devleti olmayan kişi, yasal olarak mevcut olduğunu gösterecek bir kimlikten, seyahat etmek için gerekli belgelerden, gayrimenkul edinecek imkânlardan, sağlık karnesinden, kendisi ve çocukları için eğitim verecek bir okuldan ve geçimini sağlayacak bir işten mahrum olan kişidir. Bunların belli ölçüde sağlanabilmesi ve hayatlarını idame etmelerini yetecek tedbirlerin alınması devletlerin sorumluluğundadır.
Peki bu sözleşmelere kaç ülke taraftır? 1951 Mülteci Sözleşmesine 144 ülke tarafken Vatansızların statüsü hakkındaki 1954 tarihli Sözleşmede ise bu sayı sadece 62’dir. Yani dünyanın üçte ikisi, vatansızları tanımak istememektedir. Uluslararası camia buna rağmen 1954’ü güçlendirmek için çalışmalarına devam etmiş ve 1961 yılında vatansız bırakılma sayısının azaltılmasına yönelik önemli bir Sözleşmeyi imzaya açmıştır. Bu belgenin hazırlanmasında da ciddi tartışmalar yaşanmış ve neticede iki taslak metin ortaya çıkmıştır. İlk metin vatansızlığı ortadan kaldırmayı hedeflerken diğeri sadece düşürmeyi kendisine hedef almaktaydı. Müzakerelere katılan devletler de kendilerine daha az sorumluluk verecek olan ikinci metni benimsemişlerdir. Bu Sözleşmeye taraf olan ülke sayısı ise 1954’e göre daha düşüktür; toplam 37 ülkedir.
Burada önemli olan, bir kişinin tabiiyetsiz kalmaması için gerekli tedbirlerin alınmasıdır. Örneğin, Sözleşmede hiçbir kimsenin milliyetinden, ırkından, etnik kimliğinden, dininden ya da politik görüşünden dolayı vatandaşlıktan çıkarılamayacağı açıkça belirtilmektedir. Bir kimse vatansız kalacak ise hiçbir surette vatandaşlıktan çıkarılmaması da Sözleşmede düzenlenen diğer bir husustur. Bunun istisnası, vatandaşlığı sahtekârlık yoluyla kazanmış olması ya da kişinin vatana bağlılığında açıkça görülen ağır kusurlardır. Bunun kapsamı da oldukça dar tutulmuştur.
Vatansızlara son dönemden bir örnek verecek olursak, 1990’da Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonrası yeni devletlerin kurulması sürecinde vatansız kalan yüz binlerce insanı göstermeliyiz. Özellikle Stalin döneminde sürgünle gelen ya da giden diğer etnik unsurlara, bağımsızlık sonrası vatandaşlık hakkının tanımaması, yaşanan bu sıkıntıda ciddi paya sahiptir.
Bu sorunun en bariz örneği Ahıska Türklerinde yaşanmaktadır. Stalin döneminde, Güney Kafkasya’dan sürgün edilerek zorla Orta Asya Cumhuriyetlerine gönderilen Ahıska Türklerinin Sovyetler yıkılana kadar geri dönmelerine izin verilmemiştir. Bu zorunlu iskân politikasının mağdurları arasında Tatarlar, Çeçenler, Balkarlar, Karaçaylar gibi Kırımlı ve Kuzey Kafkasyalı milletler de bulunmaktadır. Coğrafi olarak Türkiye’nin komşusu olan Ahıska Türklerinin ana yurdu, şu anda Gürcistan sınırları içinde kalmış durumda ancak Gürcü Hükümeti, Ahıska Türklerinin geri dönmesine sıcak bakmamaktadır. Dolayısıyla Ahıska Türkleri, yaşamlarını birçok ülkenin topraklarında zorluk içinde ve vatansız olarak sürdürmeye devam etmektedir.
Mültecilerle ilgili tüm çalışmaları BM adına gerçekleştiren BM Mülteciler Yüksek Komiserliği, vatansızlarla ilgili sorunların çözülmesinde de bazı girişimler ve çabalar sergilemektedir. Ancak çok az sayıda ülkenin konuya olumlu ve duyarlı yaklaşmasından dolayı bu alandaki başarılar sınırlı kalmaktadır. Vatansızlar, mülteciler kadar çok seslerini duyuramamakta ve maalesef bulundukları ya da gitmek istedikleri ülkede yabancı dahi olamamaktadır.
(Ömer Ersoy, Araştırmacı)