Peki, Rusya ve Japonya arasında diplomatik teamülleri zorlayan ve sıcak bir kriz gündemi haline gelen Kuril Adaları’nın iki ülke açısından taşıdığı tarihî ve stratejik önemi nedir?
Coğrafî olarak Hokkaido Adası (Japonya) ile Kamçatka bölgesi (RF) arasında bir köprü gibi sıralanan ve Japonya’nın 1855’de Ruslardan ele geçirdiği Kuril Adaları, toplam 56 adadan oluşmaktadır. RF-Japonya arasında bir anlamda denizden “tampon bölge” rolü üstlenen 1300 kilometre boyunca uzanan adalardaki yaklaşık 100 tane volkandan 35’i günümüzde halen aktif haldedir. Bu bakımdan jeolojik olarak çok da güvenli olmasa da Rus, Beyaz Rus, Ukraynalı, Koreli, Japon ve Tatar etnik kökenli yaklaşık 30 bini aşkın kişi bu adalar grubunda yaşamlarını sürdürmektedir.
Modern siyasî tarih bakımından Kuril adalarının önemine gelince, RF-Japonya arasındaki sorunun tohumlarının II. Dünya Savaşı ile yeşerdiğini görmekteyiz. 13 Nisan 1941’de Japonya ile Sovyetler arasında imzalanan Saldırmazlık Paktı Antlaşması’na rağmen Stalin önderliğindeki dönemin Sovyet Hükümeti, 4-11 Şubat 1945’te düzenlenen Yalta Konferansı’nda Almanya’nın teslim oluşunu müteakiben 90 gün sonra Japonya’ya savaş açmayı kabul etti. Sovyetler önce 5 Nisan 1945’te Saldırmazlık Paktı’nın üçüncü maddesindeki “beşinci fiilî yıldan bir önceki yıl çekilebilme” hükmüne atıfla Antlaşmayı tek taraflı olarak feshettiğini açıkladı. Yine de Pakt en azından 13 Nisan 1946’ya kadar kâğıt üstünde yaşamını sürdürdü. Nazi Almanyası’nın 7 Mayıs 1945’te “kayıtsız şartsız teslimiyet” imzalamasıyla II. Dünya Savaşı Avrupa’da sona ererken 17 Temmuz-2 Ağustos 1945 arasında toplanan Potsdam Konferansının dokümanlarından ültimatom niteliğindeki Potsdam Bildirisi, Japonya’ya nasıl teslim olması gerektiğini dikte etmekte ve izleyeceği aksi tutumunda karşılaşacağı “ivedi ve nihaî yıkımı” haber vermekteydi. Japonya, Potsdam Bildirisi’ni aynı ivedilikle reddedince ABD, 6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya ve 9 Ağustos 1945’te Nagazaki’ye attığı atom bombalarıyla düşmanını sadece savaşamaz hale getirmekle kalmadı adeta yaşamsal anlamda felç etti. Bu gelişmelerle cesaret bulan Sovyetler, 8 Ağustos 1945’te Japonya’ya savaş ilan edip Mançurya’yı işgal etmekle Yalta Konferansı’nda müttefiklerine verdiği sözü de tutmuş oldu.
15 Ağustos 1945’te 63 yıllık iktidarıyla (1926-1989) yekpare Japon imparatorluk tarihinin en uzun süre tahtta kalan imparatoru Hirohito, belki de hayatının en zor konuşması olan Potsdam Bildirisi’ni kabul ettiğini bir radyo yayınında okuyarak Müttefik Kuvvetlerin şartlarını onayladı. 2 Eylül 1945’te dönemin Japon Dışişleri Bakanı
Mamoru Shigemitsu, İmparatoru ve Hükümetinin emri ve adına
Japonya’nın teslim oluşunu imzaladığında Japonya ABD yönetimine, Tayvan Çin idaresine girerken Sakhalin ile Kuril Adaları ise Sovyet sömürgesi haline geldi. Bugün Rus idaresindeki Sakhalin Oblastı’na bağlı Kuril Adaları’nın hukukî çerçevesi, Türkiye’nin de yer aldığı 49 ülkeden oluşan Müttefik Kuvvetler ile Japonya arasında 8 Eylül 1951’de imzalanan ve 28 Nisan 1952’den itibaren yürürlüğe giren San Francisco Barış Antlaşması ile muğlâk bir biçimde çizilmiştir. Çünkü bu antlaşmaya göre, Japonya Kuril Adaları üzerindeki bütün iddialarından vazgeçse de Antlaşma bu adalar üzerindeki Sovyet egemenliğini de tanımamaktadır. RF her ne kadar bu adalar üzerindeki egemenliğinin II. Dünya Savaşı sonrasında dönemin Sovyet hükümetince yapılan antlaşmalarla kayıt altına alındığını iddia etse de, Japonya bu egemenlik iddiasına karşı çıkmakta ve özellikle Habomai, Shikoton, Etorofu ve Kunashir adaları Japonya açısından “Kuzey Toprakları Anlaşmazlığı” olarak sorunun ana kaynağını oluşturmaktadır.
RF Eski Devlet Başkanlarından Boris Yeltsin’in 1997’de imzaladığı bir anlaşmada Kuril Adalarının Japonya’ya satışından söz edilmiştir. Japonya’nın 82. ve 83. Başbakanı olarak görev yapan Ryutaro Hashimoto’nun (11 Ocak 1996- 30 Temmuz 1998) Moskova ziyareti sırasında kendisinden, bahsedilen satış karşılığında 30 milyar $ istendiği ve Japon hükümetinin fiyatın astronomikliği karşısında geri adım attığı bilinmektedir. Rus medyasında yer alan bir takım iddialara göre Yeltsin halefi Putin’i başa getirirken ondan istekleri arasında söz konusu satışın gerçekleşmesi durumunda elde edilecek gelirden Yeltsin ailesinin komisyonu da vardır. Çarlık Rusyası’ndan itibaren alışık olduğumuz benzer yolsuzluk hikâyeleri modern Rus siyasal tarihinin vazgeçilmez bir yönünü oluştursa da ispatlanamadığı sürece, ne kadar yüksek sesle dillendirilirse dillendirilsin bu tür iddialara karşı en azından Japonya kadar ihtiyatlı bir tutum takınmak siyasa üretme konusunda daha rasyonel bir tavır olacaktır.
Adalar konusunda yaşanan çekişmenin perde arkasında farklı nedenler olduğunu da söylemek mümkündür. Tarafların uzlaşmaz tutumları ve San Francisco Barış Antlaşması’nın konuya dair muğlâklığı 1945’den bu yana köklü bir barış anlaşmasının imzalanması engellemiştir. 1956’daki dönemin Sovyet hükümetinin adalardan ikisini Japonya’ya iade girişimi ilginç bir şekilde ABD’nin baskısı nedeniyle sonuçsuz kalırken ABD’nin baskısını Rus-Japon yakınlaşmasını baltalamak şeklinde okumak mümkündür. Öte yandan, özellikle Sovyet-sonrası dönemde RF’nin da bu yönde hiç de dişe dokunur bir adım atmaması Kuril Adaları’ndaki fiilî duruma dair memnuniyeti olarak görülebilir. Öte yandan Çin’in giderek büyüyen siyasî ve iktisadî talepleri hem Rusya hem de Japonya açısından bir tehdit oluştururken RF her ne kadar Şanghay İşbirliği Örgütü’nde (ŞİÖ) müttefiki olsa da Çin karşısında Japonya’yı kazanmak adına Kuril Adaları’nı bir koz olarak elinde tutmaktadır. 1990’lardan itibaren durgunluk ile uğraşan Japon ekonomisini akılda tutarak, adaların geleceğine dair satın alma şeklinde olmasa bile herhangi bir el değiştirme şeklindeki siyasî tasarrufu hayata geçirecek ekonomik bir arkaplanın varlığı kafalarda şu an için soru işaretleri bırakmaktadır. Kaldı ki Japonya ve Rusya; Kuril Adaları için bırakın bir savaşı herhangi bir sözlü çatışmayı bile göze alamayacağı için oyundaki “pat” hali Rusya lehine devam edecektir.
(Doç. Dr. Murat Çemrek SDE Uzmanı, Amine Yazıcı SDE Asistanı)