''Türklüğü neşren tahkir ve tezyif etmek'' hükmüyle suçlu bulunan Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, yazdıklarından ötürü topluma hedef gösterilen ve yaptığı çalışmalar dolayısıyla Türk düşmanı olarak nitelenen bir aydındı. Yaşarken onu Türk düşmanı olarak itham edenler, ölümünden sonra etnik dışlamaya maruz bırakarak “Ermeni” kimliği üzerinden eleştirilerini sürdürmeye devam etmişlerdir.
Dışişleri Bakanlığı yapılan açıklamada, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin Hrant Dink hakkında verdiği karara itiraz etmek için Büyük Daire'ye başvurmayacağı duyuruldu. AİHM, uğradığı saldırıda hayatını kaybeden gazeteci Dink'in ailesinin yaptığı başvuruda Türkiye'nin suçlu olduğu hükmüne varmıştır. Türkiye, 133 bin 595 Euro para cezası ile cezalandırılmıştır ve bununla beraber Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşama hakkı, ifade özgürlüğü ve etkili başvuru hakkıyla ilgili maddeleri ihlal ettiği belirtilmiştir.
Devlet kurumlarının karara itiraz etmemesi demokratikleşme, referandum ve açılım süreçlerini yapısal farklılaşmayla birlikte Sabri Ülgener’in ifade ettiği ‘zihniyet dönüşümünün’ başladığının göstergesidir: “Zihniyet kavramını, bir toplumda, bireyler arası farklılıklarla birlikte istikrarlı bir psikolojik yapının topyekün ortak olan bir takım inançlar, yargılar ve temsiller bütünü olarak açıklayabiliriz. Zihniyetin değişimin meydana gelmesi için öncelikli olarak sosyal yapının ve aynı zamanda siyasal yapının içselleştirilmiş özünden sıyrılması gerekmektedir.”
Hüküm süren iktidar yapılarının içine işleyen hesap vermeme ve hukuksal alanı çiğnemiş olmayı meşru kabul eden bir kurum anlayışı günümüze kadar süregelmiştir. Toplumsal yapıda meydana gelen değişimlerle beraber, “hesap vermeyen devlet tavrı” yerini “hukukun üstünlüğü ilkesini” her şeyin üstünde tutan bir devlet bir tasavvuruna bırakmıştır. Türkiye’nin suçlu olmaya razı olması aslında “mutlak devlet” telakkisinin yıkılarak özeleştiri yapabilen bir anlayışa doğru evrilmiş olduğunun kanıtıdır.
Hrant Dink,“Tabu konular, tabu kavramlar, tabu kurumlar, tabu kişiler velhasıl bize bilmemizin ve merakımızın yasaklandığı her şey aslında birilerinin iktidarlarını sürdürmek ve pekiştirmek için kullandıkları dokunulmazlardan başka bir şey değiller. Eski tabuları yıkma adına ortaya çıkan yeni iktidarlar dahi bu kez kendi tabularını ve mitlerini de beraber getiriyorlar. Her seferinde eski heykeller yıkılıyor ama yerine yenileri dikiliyor. Asıl yıkılamayan tabu ise iktidar kavramının ta kendisi. Ve görülüyor ki artık iktidar kavramının kendisi yıkılmadıkça da tabulardan kurtuluş asla mümkün olmayacak.” derken iktidar ve iktidar ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi gerekliliğini vurgulamaktadır. Foucault’ya göre ise “iktidar görünmezdir, her yerdedir, üretkendir ve iktidarın oluşması ve devam etmesinde bilgi önemlidir.” Nitekim söylemler üzerine ilk çalışmalarında iktidarı ve siyaseti geleneksel kalıplar içinde düşündüğünü, bu bağlamda bilgi üretimi ile siyaset arasında ilişkiselliği tespit edemediğini; ancak bu yaklaşımın modern toplumları anlamakta yetersiz kaldığını söylemiştir. Günümüz modern kalıpları ile düşünerek hareket edebilmemiz için iktidar ve siyaset bağlarını çözümlemenin zorluğuyla yüzleşmeye mecbur kalırız. İktidar kavramının mihenk taşı aslında, bizim erke yüklediğimiz anlamlar üzerinden mitos haline getirilmeye çalışılan kurumların zihniyet haritalarının çıkarılması ve bununla birlikte yenilebilir olduklarını kabul etmemeleri birçok sıkıntıyı da beraberinde getirmektedir.
Belirlenmiş iktidar algısı üzerinden kimliklerin, milliyetçilik tasavvuruyla bağlantılı olarak şekillenmesi, onun tabu haline dönüşmesinin yolunu açmıştır. İktidar mantalitesinin, kutsal olarak gördüğü kimlik ve kader ilişkisi bağlamında bir yandan aidiyetlerin bize yüklediği (yani Bordio’nun ifade ettiği gibi sosyal sermaye) anlamlara sebep olurken, diğer taraftan üst yapısal kurumların empoze ettiği kimlikleri karşımıza çıkarmaktadır. İktidarın topluma dayattığı kimlikler topluma şeklini veren öğelerin “kendinden” ve “mevcut kültürün dışında” olan ayrımına sürüklemiştir. Düalist ilişkilerde iyi ve kötü üzerinden oluşan sınıflandırma ya da adlandırma diyebileceğimiz bu kavram, azınlıkları öteki olarak görüp “kötü” kategorisinde değerlendirmemizin gerekçesi haline gelmiştir. Bize bahşedilmiş kimlikler, bir kısım insanın benimsemesiyle kabul gören çoğunluğun, olaya kimlik üzerinden bakmayan Türkiye’li olmayı benimsemiş azınlığa takakkümüyle sonuçlanmıştır.
Türkiye de Ermenilere soykırım uygulanıp uygulanmadığı hep tartışıldı. İktidar odakları çıkarlarına göre tarihsel uzaklığı göz ardı ederek tarihin ötesinde soykırımı onaylayarak ya da reddederek bu durumu görmezden gelinmiştir. Etnik dışlamanın yapıldığına dair suçlamalar (eğer varsa) karşı çıkabilmeyi ancak tarihsel veriler üzerinden mümkün kılmaktadır. Böyle bir değerlendirmenin tarihle birlikte ele alındığında daha doğru bir sonuca varılacağı göz ardı edilmeden ve bunun farkında olarak hareket edilmesi gerekmektedir. Soykırım bir kültürün etnik olarak ortadan kaldırılmasıyla birlikte aslında yok edilmesini, sürgün bırakılmasını, yok sayılmasını da içinde barındırmaktadır.
Hrant Dink’in adını “Fırat” olarak değiştirmesi toplumsal kabullere uygun hareket etmek istemesinin dışa vurumudur. “Ermeni” kimliğine sahip olan insanları, adını değiştirmeye maruz bırakmak bile kültürel dışlanmayla birlikte dilsel bir hiyerarşiyi kabul etmeyi gerektirmektedir. Bu ötelemenin başlangıcı haline gelerek bir adın tanınmamasıdır. Birlikte ülkenin kültürel mozaiğine şekil veren insanlar, “aynı milletten olmadıkları” eleştirilerine maruz bırakılarak, verilmiş statülere göre belirlenmiş kimliklere şekil verilmeye çalışılmaktadır. Kimlikler sosyal birliktelikleri göz ardı edilerek buna karşın asimileyi “isimler” minvalinden alıp toplumsal düzeye ve zihinlere eklemlenmesi etnik ayrıştırmanın temellerin atılmasına neden olmuştur. Aidiyetler üzerinden üstünlük mücadelesine girmeden, kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi sorgulayarak anlamanın kapıları açılmış oluyor. Anlamın aslına iade edebilmesi için toplumsal koşulların ve kültürel aidiyetlerimizin etkisinden sıyrılıp düşünmek mümkün mü? Verili iktidarın, bizlik birlikteliği üzerinden bize biçtiği alanın dışına çıkarak bizden farklı olana hak verebilmeyi ve devlet mantığının kırmızıçizgilerine dokunarak bu halin sorgulanması, sosyal biraradalığın yeniden sağlanabilmesi adına eleştirel bir düzleme getirilmesiyle mümkün olacaktır.
Sivil anayasa ve demokratikleşme tartışmalarıyla birlikte Türkiye’nin Hrant Dink davasında AİHM tarafından suçlu bulunmasına rağmen sonuca itiraz etmemesi, bir anlamda “otoritenin kendiyle hesaplaşması” alışılmadık bir durumdur. Tarihsel süreç içerisinde iktidar yapılarının zihinsel arka planının dışında hareket etmesi asıl üstünlüğün hatayı kabullenmek olduğunu göstermiştir. Devletin, toplumsal geçmişimizdeki “kutsal devlet” mantığının yerine “halkına sorumlu devlet” olduğunu göstermesi iktidarı tabu olmaktan çıkarmayı mümkün kılmıştır.
Bu bağlamda kurum ve kurumsal yapıların olayla ilgili hataları aşikârken, durduğumuz bu sınır da faili meçhul değil faili meşhur bir cinayete kurban giden bu insanın acılarını anlıyoruz diyerek Ermenilerin “hepimiz” kavramı içinde eritilmesinden ve hiçleştirilmesinden öte daha fazla yapılacak bir şeyin olup olmadığının toplumsal vicdanımız açısından sorulması elzemdir.
(Fatma Demir, SDE Asistanı)