Bu sonuncu zirveyi önemli kılan bir diğer gelişme ise 1992’deki ilk toplanışından bu yana Rusça ve İngilizcenin çalışma dili olarak benimsenmesinden bu yana ilk kez müzakereler “İstanbul Türkçesi” ile yapıldı.
2010 Zirvesinden çıkan en önemli karar, Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin (Türk Konseyi) kurulması olmuştur. Türkmenistan’ın “daimi tarafsızlık” statüsü gereği şimdilik Konseyin dışında kalacak olsa da Konseyin faaliyetlerine katıldığı gibi birçok etkinliğe de evsahipliği yapabilecek. Konsey ilk zirvesini 2011’de Kazakistan’da ve ikincisini de 2012’de Kırgızistan’da düzenleyecek. Konsey Sekreterliğine Türkiye’nin eski Moskova Büyükelçisi Halil Akıncı getirilirken faaliyet merkezi de İstanbul olarak belirlendi. Ayrıca, iktisadî ilişkileri geliştirmek için Türk İş Konseyi, Türk Kültür Mirasını Koruma Vakfı (Bakü), Türk Dünyası Bilimler Akademisi’nde (Türk Akademisi, Astana) müze ve kütüphane, AR-GE faaliyetlerine özel fon, “Üniversitelerarası Birlik” yapılanması, Astana’nın 2012 Türk Kültür Başkenti ilan edilmesi (TÜRKSOY), 3 Ekim’in “Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Günü” ilanı ve Türkî Cumhuriyetlerinin XX. bağımsızlık yıldönümlerinin 2011’de birlikte kutlanması da zirvenin önemli kararlarındandır. Bu gelişmeler bile bu yeni oluşumda Türkiye’de başrolünü gözler önüne sermektedir. Öte yandan, Nahçıvan’daki bir önceki zirve, İstanbul merkezli Türk Konseyi Daimî Sekretaryasının kurulması, Dışişleri Bakanları Konseyi, Kıdemli Memurlar Komitesi, Aksakallar Kurulu ve Türk Akademisi'nin oluşturulması kararlarının alındığını da akılda tutmak gerekir. Nahçıvan Zirvesinden bir hafta önce Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamentolar Asamblesi’nin kuruluşunu ve yine Nahçıvan Zirvesinde TÜRKSOY’un statüsünün yükseltilmesinin de bir sonraki zirveye hazırlık anlamı taşıdığını hatırlatmak isteriz.
Zirve sonunda yayınlanan 60 maddelik
Sonuç Bildirisi ile Türkî Cumhuriyetler arasında işbirliğinin artırılması çağrı yapılırken Ankara’nın İran ve Kıbrıs politikalarına paralel açıklamalara yer verilerek dış politika hedeflerinde desteklendi. Bildiride AGİT dönem başkanlığını yürüten Kazakistan tebrik edilirken Kırgızistan’daki seçimlerin başarıyla geçmesi çağrısı da yer buldu. Bildiride Yukarı Karabağ konusunda Azerbaycan’a destek yinelenirken çözümün Kafkaslarda refah ve huzura hizmet edeceği vurgulandı.
Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları ilk zirvesi Ankara’da (30-31 Ekim 1992), ikincisi İstanbul’da (18-19 Ekim 1994) üçüncüsü Bişkek’te (28 Ağustos 1995) yapıldı. Onuncu zirve öncesindeki müteakip zirveler de sırasıyla Taşkent (21 Ekim 1996), Astana (9 Haziran 1998), Bakü (8-9 Nisan 2000), İstanbul (26-27 Nisan 2001), Antalya (17 Kasım 2006), ve Nahçıvan’da (2-3 Ekim 2009) gerçekleştirildi. On sekiz yılda onuncusu yapılan zirvelerin yarısına Türkiye (üç kez İstanbul, bir kez Ankara ve bir kez de Antalya’da) ev sahipliği yaparken Türkmenistan hiçbir zirvede bu rolü üstlenmedi. Tarihlerinden de anlaşılacağı üzere zirveler düzenli aralıklarla da toplanamadı. Hatta zirvelerin yedinci ve sekizincisi arasındaki beş yıl ile sekizinci ve dokuzuncusu arasındaki üç yıl, toplantıların Türk dünyasında yaratması beklenilen kamuoyu ilgi ve desteğine fazlasıyla gölge düşürdü. Türk dünyasının sorunları ele alındığı ve ortak eylem planlarının değerlendirildiği zirvelerde alınan kararların “tavsiye” niteliğinde kalması ve bu nitelikte bile olsa kararların hayata geçirilmesini takip edecek sistem eksikliği, başlangıçta büyük heyecanla başlayan zirvelere “havanda su dövme” imajı yükledi. Bu “Mehteran” yürüyüşlü Zirve Diplomasisi yeni kurulan Türkî Cumhuriyetlerle işbirliğine bu ülkelerin kapasitelerinden ve gereğinden fazla anlam yükleyen özellikle PanTürkçü/Turancı çevrelerde büyük hayal kırıklığı yarattı. Bu hayal kırıklığı -hangi yüksek düzeylerde dillendirilmiş olursa olsun- “XXI. yüzyılın Türk asrı” olacağı ya da “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar Türk dünyası” şeklindeki hamasî açıklamaların “yersizliği” ve “zamansızlığı” ile örtüştü.
Türkî Cumhuriyetler (Azerbaycan hariç) bağımsızlık için bırakın bir kör kurşun atmayı, Sovyetlerin dağılması ile bağımsızlıkları kendilerine gümüş tepside sunulduğunda bile Rusya’daki Ağustos darbesi ile bu teklifi “istemezük” diye ellerinin tersiyle geri itmişlerdi. Ağustos darbesinin başarısızlığı sonrasında da Türkî Cumhuriyetler “lütfen” tenezzül buyurup bağımsızlıklarını kabul etseler de Rus birliklerince korunan sınırları ile “askerî,” Bağımsız Devlet Topluluğu (BDT) üyelikleri ile “siyasî,” 1998’deki ekonomik krize kadar ruble ile “iktisadî,” ve Rusçanın hegemonyası ile “kültürel” olarak uzunca yıllar Moskova’ya dillerinden, kafalarından, karınlarından hatta ruhlarından bağlı kaldılar. Türkî Cumhuriyetlerdeki bu çekingenliğin ve azat istemezliğin arkasındaki rasyonalite ise Sovyetlerdeki “üçüncü dünya” olmanın ge/rek/tirdiği “üçüncü göz” ile Sovyetlerin yıkıldığında kendi üstlerine yıkılacağı sezgisi ve bu moloz yığını üzerinde bağımsız olsalar bile bağımsızlıklarını nasıl koruyacaklarına dair belirsizliğin getirdiği farkındalıktı.
(SDE Uzmanı Doç. Dr. Murat ÇEMREK, SDE Asistanı Amine YAZICI)
Not: Praxis (praksis): Bir amaca yönelik eylemler, uygulama. Marksist ideolojide dünyayı dönüştürmeye yönelik eylem.