Anayasada meydana gelen değişikliklerin Türk toplum tarihine nasıl bir yön verdiğini bununla beraber Türkiye’nin artık önümüzdeki süreçte 12 Eylül’ün anlaşılması açısından ve bundan sonraki aşamalar ile ilgili olarak çıkarımda bulunması ve olayları tarihsel bağlamıyla ele alması gerekmektedir.
12 Mart 1971 muhtırasının ardından 1961 Anayasası’yla getirilen bazı özgürlüklerin ortadan kaldırılması üzerine, “100 Soruda Anayasanın Anlamı” isimli bir kitap yazan Mümtaz Soysal; kitabında Türkiye’nin on yıllık değişimini şöyle yorumlamıştı:
“1961’de anayasa yoluyla toplum değiştirmenin, toplumda istenen dengeleri anayasa yoluyla kurmanın mümkün olduğu sanılmış, 1971’de de, tam tersine, toplumda hiçbir şeyin değişmemesini, toplumun yeni burjuvazinin istediği yerde durmasını sağlamak için anayasa değişikliklerine başvurulmuştur. Nasıl, 1961’den sonraki on yıllık dönem toplum yapısını, ‘anayasa mühendisliği’ yoluyla değiştirmenin olanaksızlığını göstermişse, 1973 sonrası da tutucularca Anayasa’yı değiştirirken girişilen ‘statik hesapları’nın toplum dinamiği karşısında çöküşünü gösterecektir. Anayasayı anlamak onun kurallarında ve kurumlarında yalnızca yerleşik düzenin ve durgunluğun sınırlarını görmek demek değildir.”
Anayasayı anlamak ve onunla birlikte şekillenen demokratik yapılanmayı daha iyi bir konuma getirebilmek için siyasi anlayışımız, anayasanın “dinamik anayasa” algılayışına göre belirlenmelidir.
Anayasa, tutuculuğundan sıyrılarak evrensel ahlak yasası temelinde ve toplumsal ihtiyaçlar yönünde değiştirilebilmelidir. Ve yine anayasa kutsallık atfedilen bir yapıdan uzaklaştırılmalıdır. Montesquieu ifade ettiği gibi: “Kanunlar ülkenin büyüklüğüne, coğrafî konumuna, iklimine, toprağının kalitesine, halkın çiftçi, avcı ya da çobanlık gibi belli başlı uğraş tipine, anayasasının dayanabileceği hürriyet derecesine; halkın dinine, eğilimlerine, zenginliğine, sayısına, ticari yaşamına, eğitim ve terbiyesine ve örf ve âdetine uygun olmalıdır. Son olarak kanunların kendi kökenleri, kanun koyucunun niyeti, düzenleyecekleri alanların düzeni ile ve birbirleri ile de ilişkileri vardır; bunların hepsi ayrı ayrı incelenmelidir.” Kanun koyucular tarafından toplumsal faktörler gözardı edilmeden, sosyolojik olarak meydana gelen değişimlerin anayasal değişim ile paralel olması sağlanmalıdır.
Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren anayasal süreçler; 27 Mayıs ve bununla birlikte onar yıl arayla yaşanan darbeler anayasa tarihimizi belirlemiştir. 1961 Anayasası üzerinde yapılan 1971 ve 1973 değişiklikleri kalıcı ve uzun ömürlü olmadı. Bazı hukukçuların tarafından adalet ahlakı, hukuk biliminin kalıcı bir biçim ve yaklaşım sergileyen darbe anayasası ülkemize barış ve huzur getirmedi. Tam tersine darbeyle oluşan anayasa, vesayet zihniyetinin, anarşinin, kargaşanın, hüküm sürdüğü, toplumsal adaletin temsil ettiği özelliklerini kaybederek kurumsal ve yapısal faktörler açısından demokrasiden uzak bir hal almıştır.
12 Eylül 1980 darbesiyle 1961 Anayasası geçersiz hale getirdi. 1982 Anayasası uygulamaya konularak özgürlükleri genişlettiği varsayılan 1961 anayasasının 60 maddesi değiştirilmiştir. 1982 Anayasası üzerindeki değişim talebini yargının bağımsızlığı üzerinden engellenmeye çalışıldığı önyargısıyla engellenmeye çalışılmıştır. 2010 yılında hükümet tarafından uygulanmak istenen 26 anayasa maddesi ile ilgili değişim taleplerine bazı çevrelerce karşı görüş geliştirilmiştir. Bu bağlamda anayasanın bir kez daha, “değiştirilemez ve değişmesi dahi teklif edilemez” denilen vahiy temelli bir metin olarak algılanması aşaması, Mümtaz Soysal’ın ifade ettiği gibi “anayasa yobazlığı” denilen kavramın günümüzde giderek bir nevi futbol tarafgirliğine benzer şekilde “anayasa fanatizmi” halini almasına sebep olmuştur.
“Anayasa yobazlığı” muhafazakâr sağ kesimin değişim karşıtlığından ve düzenin devam ettiriciliğini üstlenmiş gibi görünmelerine neden olmaktadır. Günümüzde CHP ve MHP’nin, 1980 öncesi Adalet Partisi gibi düzenin muhafazasında yer alan bir anlayışla bugün aynı nedenlerle anayasanın değişiminin karşısında yer aldıklarını ve nasıl böyle bir tutumun yanında mevzilendiklerini anlamak zordur. Sol kesimin değişim karşısında “muhafazakar tutum sergilemesi” siyasi geleneğine uygun hareket etmediğinin göstergesidir. İki farklı siyaset geleneği benimseyen CHP ve MHP’nin konu ile ilgili tutumları aynı yöndedir. Ancak MHP’nin iç dinamiklerine baktığımızda yönetim kadrosu ile alt kadrodaki düşünce farklılıkları göze çarpmaktadır. Siyasi tutumların iyi algılanamadığı ve bir partinin iktidar kaygısıyla kendi görüşünde olanların anayasa taleplerini algılayamayacak hale gelmesine neden olmuştur. Bu tutum AK Parti’nin reformist bir tutum sergilemesine neden olmuştur.
1961 ve 1982 anayasalarında siyaset düşüncesinin değişimine yönelik düzenlemelere yer verilmiştir. 2010 yılında düzenlenen anayasa değişiklik paketinde ise askeri bürokrasi ve kapalı toplum anlayışıyla ele alınan sistemin değiştirilmesi hedeflenmiştir. Anayasal sistemin çoğulculuğu esas alan bir şekilde tekrar yapılandırılması amaçlanırken bununla birlikte bürokrasi mantığının toplumsal talepler üzerinden tasfiye edilmesi ve eleştirel akla göre yeniden belirlenmesi için çaba sarf edilmektedir. Anayasaya yüklenen anlamların ve onu kutsal görme anlayışın ortadan kaldırılması için değişikliklerin önünün açılmasına ek olarak asıl zafer toplumsal vicdanın ortaya koyulmasıyla kazanılacaktır.
Yapılan değişikliklerin, toplumsal dinamiklere ve siyasal sisteme yansıtılmasıyla topyekün bir anayasa değişikliğinin zemini hazırlanmış olacaktır. Asıl kazanan milletin kendisi olacaktır. Siyasi akla uygun olarak millet ve devlet birlikte hareket ederek; emekleyen demokrasiyi ayağa kaldırmak ve anayasanın toplumsal ihtiyaçlar gözetilerek fikri taassubdan uzak bir zihniyete dayanarak toplumsal sözleşme oluşturmaktır. Sorunların ortadan kaldırılması için “ortak akla” yaklaşmak son kertede “demokrasi kültürsüzlüğünden” uzaklaşmayı sağlayacaktır. Anayasanın toplumdan beslenen bir anayasaya dönüşmesi için “toplumun anayasasının” oluşturulmasının önündeki engellerin bir bir kaldırılması gerekmektedir. Anayasanın “topluma evrilmesinin” önüne çekilen “fikri yobazlığın” aşılması ve “anayasa fanatizminden “ uzak bir yapısal değişimle toplumun yaşam alanlarına uygun oluşturulmuş demokratik zihniyetine geçilmesine ramak kalmıştır.
Yeryüzünde hiçbir idare şekli, değişimin yönüne müdahale edememiştir. Türkiye’de değişim süreçleri ne kadar sancılı yaşansa da toplum, kendi anayasasının oluşturulmasının ne kadar elzem bir ihtiyaç olduğunu farkına varmış ve sonuca bir adım daha yaklaşmıştır.
(Fatma Demir, SDE Asistanı)