İnsan haklarını ilgilendiren bu konularda Fransa’nın geri adım atmaması ve yüksek tonda tepki göstermesi çok da alışıldık bir durum değildir. Bundan dolayıdır ki, insan hakları ve demokrasinin beşiği kabul edilen Fransa’nın muhatap olduğu dil de giderek sertleşmektedir.
16 Eylül 2010’da Fransa’nın çağrısı üzerine düzenlenen AB Zirvesinde Nicolas Sarkozy ile Avrupa Komisyonu Başkanı José Manuel Barroso arasında yaşanan söz düellosunun ardından Avrupa Komisyonu’nun Adalet ve Temel Haklardan sorumlu Komiseri Viviane Reding de Fransa’yı sert bir dille eleştirmiş ve Fransa’yı Avrupa Adalet Divanı’na şikâyet edeceğini ima etmiştir. Reding’in yazılı açıklamasında yer alan, II. Dünya savaşı yıllarında zorunlu göçe maruz kalan Yahudilerin başına gelenlerle şu anda yaşananları mukayese etmesi Fransa’nın tepkisine yol açsa da Komisyon Fransa’ya cephe almış durumdadır.
Ancak Komisyon’un bu pozisyonunu ne kadar sürdürebileceği ileriki günlerde belli olacaktır. Zira Komisyon’daki üst düzey makamları işgal edenler kendi ülkeleri tarafından seçilen üst düzey bürokratlardır. Anlaşılan o ki AB ülkeleri de, Fransa’ya karşı yumuşak tonda eleştirilerle yetinmek istemektedir. Bunun şimdilik tek istisnası İtalya Başbakanı Berlusconi’dir. Kendi topraklarında da Roman kampları bulunan İtalya, Fransa’nın Roman açılımına tam destek verdiğini açıklamıştır. Bu durum yasadışı göç ve iltica konusunda AB’nin daha sert bir politika benimsemesini isteyen bu iki ülkenin birbirine daha da yakınlaşacağını göstermektedir.
Bu sorunda, Romanya ve Bulgaristan’ın konumları çok daha ilginçtir. Fransa’nın hışmına uğrayan Romanların çoğu, Romanya ya da Bulgaristan vatandaşıdır. Bu yönüyle sorunun tarafı olan bu iki ülkeden henüz doğru dürüst bir ses çıkmamıştır. Bunun sebebi ise, Schengen alanına dâhil olmayı bekledikleri şu günlerde Fransa’yla herhangi bir gerilime girmek istememeleri olarak değerlendirilmektedir.
Ancak uluslararası hukuk ve AB’nin kabul ettiği direktifler, toplu sınır dışı etmelerin kabul edilmeyeceğini söylemekte ve ırk ayrımcılığını yasaklamaktadır. Diğer taraftan, Doğu Avrupa ülkelerinden ülkelerindeki Romanların haklarına saygı göstermelerini isteyenlerin şimdi bu saygıyı kendi ülkelerindeki Romanlardan esirgemesi Fransa’yı büyük çelişki içinde bırakmaktadır.
Fransa’da 3 aylık yasal ikamet sürelerini geçiren yaklaşık 15 bin Roman bulunduğu tahmin edilmektedir. Son altı hafta içinde bunların bin kadarı Romanya ve Bulgaristan’a geri gönderilmiştir.
Fransa bu uygulamanın gerekçesi olarak kamu düzenin korunması ve kanuna aykırı davranışların engellenmesini gösterse de, bu toplu sınır dışı etmeleri, 2012’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde iç siyasete yönelik popülizm kokan bir hareket olarak görenler de bulunmaktadır.
Fransa’daki bazı insan hakları örgütleri, İçişleri Bakanı hakkında ırk ayrımcılığından dolayı dava açılması için mahkemeye başvuracaklarını açıklamışlardır. Fransa, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraftır. Sözleşmenin ihlal edildiği gerekçesiyle de Fransa aleyhine davalar açılacak gibi görünmektedir.
AB içindeki hukuki duruma baktığımızda, 29 Nisan 2004 tarihli ve 38 sayılı Konsey Direktifinin AB vatandaşlarının diğer bir üye ülkeye seyahat ve barınmalarını düzenlediğini görmekteyiz. Bu Direktife dayanarak, diğer bir üye ülkenin vatandaşlarını adeta topluca cezalandırır bir şekilde sınır dışı etmenin hiçbir surette mümkün olmadığı görülmektedir.
AB liderlerinin katıldığı bu son Zirve’den Romanlarla ilgili AB’nin ortak bir strateji benimsemesi kararı çıkmıştır. Hazırlanacak olan bu stratejinin temelinde olması gereken anlayış ise Romanların da temel hak ve özgürlüklere sahip olduğunun bilincinde hareket etmek ve bu insanları bir yerden öbür yere atarak değil yaşadıkları topluma mümkün olduğu oranda entegre olmalarını sağlamaya çalışmak olmalıdır.
(Ömer Ersoy, Araştırmacı)