ABD, Rusya ve Fransa tarafından oluşturulan Tahran ile nükleer müzakereleri yürüten Viyana Grubu taraf devletlere tepki gösterdi. Bunun sonucunda BM Güvenlik Konseyi 12 evet, 2 hayır (Türkiye ve Brezilya) ve 1 çekimser (Lübnan) oyla İran’a sıkı yaptırımlar getiren karar tasarısını kabul etti. Bu gelişmelerin ardından Brezilya, İran’ın nükleer programı anlaşması konusunda arabuluculuk yapma girişimlerini durdurdu
[1].
Uluslararası kamuoyundaki diplomasi trafiği Türkiye’nin yeni eksen oluşturma girişimlerinin sürdürülebilirliğini tartışmalı hale getirdi. Acaba Türkiye bunca olumsuzluğa rağmen İran ile yaptığı anlaşmanın arkasında ne kadar durabilecek? İşte tam bu sırada İran’da faaliyet gösteren muhafazakar eğilimli Cumhuri İslami gazetesinin 14 Temmuz 2010 tarihli haberi bu soruyu bir kez daha gündeme getirdi. Habere göre ABD’li bir yetkili, Türkiye’nin İran nükleer dosyasına artık karışmayacağı ve işi Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu(UAEA) ile BM Güvenlik Konseyi’nin veto hakkına sahip olan üyelere bırakacağı konusunda garanti verdi. Bu haber resmi makamlarca doğrulanmasa bile sonrasında gerçekleşen gelişmeler bu ihtimali güçlendiriyor. Geçtiğimiz günlerde İran Dışişleri Bakanı Menuçehr Muttaki’nin, yapılan antlaşmaya sert tepki gösteren Viyana Grubuna Türkiye ve Brezilya’nın da dâhil edileceğini öne sürmesi bu antlaşmanın geleceği konusunda bizi karamsarlığa düşürecek bir başka gelişme olarak karşımıza çıkmaktadır
[2] .
Bu ihtimalin giderek güçlendiği son gelişmeler çerçevesinde Türkiye’ye ve bölgeye olan yansımalarını iyi analiz etmemiz gerekmektedir. Öncelikle İran’ın nükleer programından asıl büyük rahatsızlığı duyan bölge ülkesi İsrail’dir. İsrail, İran’ın nükleer programını kendisine yönelik birinci dereceden bir tehdit olarak görmektedir. Çünkü yıllardan beri nükleer programa sahip olduğu konuşulan İsrail’e karşı Türkiye-İran işbirliği bölgede yeni bir eksen oluşturulmasını amaçlamaktadır. İsrail, özellikle Doğu Akdeniz bölgesinde bir enerji koridoru oluşturarak stratejik önemini artırmaya çalışmaktadır. Bu sebepten dolayı İsrail, Türkiye-İran yakınlaşmasını kendisine yönelik ciddi bir tehdit olarak görmektedir. İran’ın Şii jeopolitiği üzerinden savunma hattını Doğu Akdeniz eksenli genişletmesi İsrail devleti tarafından dikkatle takip edilmektedir.
Türkiye’nin İran ile olan ittifakın bozulması halinde Türkiye Irak’ın yeniden yapılandırılması ve terörle mücadele sürecinde ortak hareket edebileceği bir müttefikini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Özellikle Demokratik Açılım sürecinde İran’ın desteği Türkiye için oldukça önemlidir. Zamanında savaşın eşiğine gelen iki ülke verilen uzun uğraşlar sonucunda Bölücü terör örgütüne karşı ortak hareket edebilecek konuma gelmiştir. Gerek istihbarat paylaşımı gerekse yakalanan teröristlerin iadesi konusunda oldukça önemli mesafe alınmıştır. Türkiye’nin İran’ın güvenini kaybetmesi durumunda iki ülke ilişkilerindeki son on yılın kazanımları tartışmalı hale gelebilir ve terör sorunu ciddi bir biçimde tekrar karşımıza çıkabilir.
Türkiye’nin İran ile olan ilişkilerinde göz ardı etmemesi gereken bir diğer ülke şüphesiz Suriye’dir. Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdad, ülkesinin giderek artan enerji ihtiyacını karşılamak için nükleer enerji geliştirmek istediğini söylemesi
[3] Suriye’nin Ortadoğu coğrafyasındaki enerji denkleminde ne kadar önemli bir yeri olduğunun en somut göstergelerinden birisidir. Türkiye’nin geri adım atması durumunda Suriye kartını kaybetmesi muhtemel görünüyor. Türkiye’nin uzun uğraşlar sonunda bölge ülkeleri üzerinde kazandığı prestijin önemli ölçüde yara alması söz konusu olabilir.
Ortadoğu coğrafyasındaki devletler Türkiye’nin güvenini kaybettikleri zaman başka arayışlara yönelebilirler. Son günlerde ön plana çıkan Suriye-Rusya yakınlaşmasını bu duruma örnek verebiliriz. Rusyalı nükleer enerji uzmanları Ortadoğu’da faaliyetlerine hız verdi. Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev, 10 Mayıs 2010 tarihinde Suriye’ye yaptığı ziyaret sırasında bu ülkede nükleer santrallerin kurulması konusu masaya yatırıldı
[4]. Bu durum Türkiye-İran yakınlaşmasının bozulması durumunda bölgede bu eksenin yerini Rusya-Suriye ekseni alabilir. İşte Bu noktada Türkiye’nin bölgesel politikalarda her zamankinden fazla kararlı olmasına ihtiyaç vardır.
İslam Konferansı Örgütü’nün genel sekreterliğinin 2005 yılından itibaren Türkiye’de olması ve Başbakan Erdoğan’ın Davos çıkışı Türkiye’nin bölge ülkeleriyle olan ilişkilerine ivme kazandırmıştır. Bu durum Türkiye’ye bazı kazanımlar kattığı gibi, birtakım sorumlulukları da beraberinde getirmiştir. Ortadoğu’da barış ve istikrarın sağlanması için bölge ülkelerinin tamamını içeren bir ortak pazar kurulması kaçınılmaz gözükmektedir
[5]. Bölgesel konjonktürün lehimize işlediği bir ortamda Türkiye’nin kararlı tutumundan geri adım atması bölgedeki ekonomik çıkarlarımız açısından dikkat edilmesi gereken bir durumdur.
(Çağdaş DUMAN, SDE Asistanı)
[2] CNN (2010) ‘Türkiye-Brezilya Viyana Grubuna Katılacak’, 13 Temmuz 2010
[5] Newsweek Türkiye(2010) “Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri Röportaj”, 2 Mayıs 2010