Suriye, Lübnan ve Ürdün ile vizelerin kaldırılması süreciyle başlayan ve adına açılım denilen sürecin aslında altında menfi bir boyut da var bence. Açılmak ile oryantalist algı arasında bir bağdaşıklık var gibi geliyor. Ortadoğu’ya açılan Türkiye bir anlamda bir batı algısından beslenen oryantalist hareket tarzını benimsemiş gibi. Ortadoğu’ya açılmak yani kendini Ortadoğululardan esirgememek.
Ortadoğu 19. yüzyılda batılı milletlere çekici ve ilginç gelmeye başlar. Bu ilginç geliş bir kök arama ya da kültür alışverişinde bulunma türünden değil, tam anlamıyla bir egzotizm, tüketim, genişleme anlamında gelişmiştir. Zamanla bu genişleme ve egzotizm yani garipseme kültürü, kültürel emperyalizmi de beraberinde getirmiştir.
Bugün Şam, Beyrut ya da Amman sokaklarında dolaşan Türkiyelileri görmek çok mümkün. Bir yerlerde Türkçe konuşulduğunu duyarsınız hemen her gün. Bununla birlikte insanların Türkiyelilere karşı büyük bir sempatisi olduğunu da görüyorsunuz. Tripoli ya da Akabe’de dolaştığınızda gözünüze bir yerlerde Türkiye bayrakları çarpıyor durmadan. Tripoli’de her yerde Tayyip Erdoğan fotoğrafları var. Ancak bunlar madalyonun bir yüzü bile olmayacak kadar basit işaretler. Bizim sormamız gereken soru şu; “bu coğrafyaya açılan Türklerin, bu coğrafyaya açılmış batılılardan ne farkı var?”
Türkiyelilerle karşılaştığınız yerlerde hemen küçümseme cümlelerini peş peşe sıralıyorlar: “internet bile yok, facebook bile kapalı, doğru dürüst sosyalleşeceğiniz bir yer yok” Bu sözleri Şam sokaklarında herhangi bir Türkiyeliden rahatlıkla duyabilirsiniz. Gelelim Şam’daki diğer bir Türkiyeli algısına. Bir Türkiyelinin Şam’daki yaşamı anlatışı çok gariptir, Avrupalılardan daha vahimdir. Avrupalılar ya da Uzak Doğulu insanlar vakit geçirmek için geldikleri bu coğrafyanın sorunlarıyla pek ilgilenmezler. Onlar için önemli olan yemek, içmek ve alışveriş yapmaktır. Fakat Türkiyeliler daha farklı yaklaşmaktadırlar olaya. Mesela en bariz sorulardan birisi şudur: “ticaret yaparsak ne kadar kazanırız? Hangi iş alanlarından iyi para kazanılır? Vd…” Anlayacağınız coğrafyanın tarihsel kökleri ya da kültürel birlikteliği de pek kalmamıştır ortada. Türkiye insanı kısa bir yolculuktan sonra Şam’a geçtiğinde kendini farklı bir dünyada bulur. Halep ya da Şam’da nargile içmiş olmak ya da Emeviyye Cami’sini gezip, Selahattin Eyyubi’ye bakmış olmak yani tıpkı bir oryantalist algıyla bu coğrafyaya bakmak Türkiye insanının en bariz hastalığıdır.
19. yüzyılda Batılılar kendi kültürlerini üstün gören faşist düşünceleriyle Ortadoğu’ya açıldıklarında oradaki kültürleri ve medeniyet havzalarını kendileriyle kıyaslayarak onları küçük görmüşlerdir. Ve oryantalist algı böylece doğmuştur. Doğu demek onlar için hoş vakit geçirilecek, para harcayarak zengince yaşanacak basit bir yer anlamına gelmiştir. Bugün gelinen noktada Ortadoğu her ne kadar dilde Türkiye insanı için bunları ifade etmiyor olsa da, pratik alanda gelinen nokta çok da farklı değildir. Ortadoğu’daki kültür ve medeniyet havzasını sahiplenerek geliştirmek yerine, sürekli eleştirme ve orayı ucuz ve kolayca para harcanabilecek, rahat yaşanabilecek bir yer olarak düşünmek büyük bir zihin problemidir.
Beyrut’ta dolaştığınız zaman sahil kenarlarında, Amerikan ya da Fransız otellerinde güneşlenen ve aynı zamanda sürekli para harcayan onlarca Türkiyeli görürsünüz. Diğer taraftan Beyrut’un varoşlarını, Ermeni ve Türkmen mahallelerini, Hizbullah bölgelerini hiç gezmezler bile. Bu gözlemden doğan Ortadoğu’ysa çok başka bir Ortadoğu olacaktır şüphesiz. Beyrut’un kumsallarında, savaşta üzerlerine tek bir mermi bile düşmemiş emperyalist otellerinde kalan Türkiye insanı, Ortadoğu’yu ancak oryantalizmin “egzotizm” düşüncesiyle anlatabilir.
Bir başka sahne de Umman’da gözler önündedir yine. Uzun Arap entarileri giyerek fotoğraf çektiren Türkler. İşte bu da coğrafyadan zihinsel olarak ne kadar uzaklaştığımızı gösteriyor. Ortadoğu’nun tarihine işlenmiş bir imparatorluğun yani Osmanlı’nın torunları olmakla övünüp daha sonra da Arap entarilerini bir fotoğraf malzemesi olarak kullanmak gerçekten afazinin eşsiz örneklerinden biridir.
Yapılan siyasetler ve açılım olarak adlandırılan Ortadoğu’ya yeniden kollarını açma sürecinin siyaseten doğru ya da yanlışlığını tartışmadık bu makalede. Eğer bu siyaset üretilmiş ve uygulanacaksa ve eğer niyet gerçekten tarihi ve kültürel ortak bir arkaplana sahip olduğumuz Ortadoğu’yla bütünleşmekse, o zaman hükümet bu siyaseti destekleyen eğitim sürecini de başlatmalıdır. Ortadoğu’yu yıllardır verilen eğitimle batılılar gibi oryantalist gözle okuyan Türkiye insanı, asla denilen manada bir siyaset üretemez. Bu algıya İslamcı ya da laik hiç fark etmez, tüm güruhlar dâhildirler. Bu yüzden Türkiye’nin Ortadoğu siyasetine Şam’dan baktığınızda gözünüze direkt bu aksaklık çarpıyor. Ve bu aksaklık yani zihinsel problem aslında üretilen ve üretilecek tüm siyasetlerin geleceğini de etkileyecektir.
(Hüseyin Beheştî, SDE Asistan)