Prof. Aktay öncelikle Cumhuriyetin ilanı olan 1923’den 1950 yılına kadar geçirmiş olduğu süreye değinmiştir. Halifeliğin kaldırılmasının müslüman dünyası için önemine ve Türk din anlayışına etkilerine değinen Aktay demokrasinin ülkemizde zorla nasıl uygulanmaya çalışıldığı 1950’li yıllara dikkati çekmiştir. Aktay “başörtüsü konusu Türk toplumunu laikler ve dinciler olarak ikiye bölmüştür” demiştir. “laiklere göre başörtüsü dini hareketlerin bir sembolü niteliği taşımaktaydı, bu yüzden tüm devlet kurumlarında yasaklanması gerekmekteydi” diyen Aktay şu sorunun önemine dikkat çekmiştir; “peki ne çeşit bir giyim tarzı siyasi bir sembol olmayabilirdi?”
Aktay, bu konuyla ilgili olarak Fransa’da yaşanan başörtüsü olaylarında, öğretmenlerin öğrencileri, yapmış oldukları tercihleriyle etkilememeleri gerektiği için başörtüsünün yasaklandığını, öğrencilerin ise eğitimde özgürlük bağlamı içerisinde başörtüsü takmalarına izin verilmesini örnek olarak göstermiştir. Aktay “ Peki ya normal bayan kavramı, başka insanlar için başörtülü bayan demekse?” diyerek bu önemli sorunun altını çizmiştir. Aktay ayrıca Türkiye’de başörtüsünün yasaklanması için yazılı hiçbir kanunun Türk yargı sistemi içerisinde yer almadığını ancak yüksek yargı organlarının baskıcı tefsirleri sonucu yasaklamaların uygulandığını belirtmiştir.
Aktay ayrıca Türk siyasi yaşamı içerisinde yer alan Kürt sorunu ve etnik kimlik olarak adlandırılan konulara da değinmiştir. Türkiye’den örneklerle, hükümetin “açılım” konusundaki fikirlerini anlatan Aktay Atatürk’ün Türklük tanımının “ Türklük bir etnik kimlik değildir. Türklüğün ırkıçılık konularıyla hiçbir ilgisi yoktur. Türklük aynı topraklar içerisinde yaşayan vatandaşların ulus devleti inşa etmek için var olduğunun tanımıdır. Bu topraklar içerisinde yaşayan herkesin varlığı ve etnik kimliği anayasa tarafından tanınmaktadır” şeklinde yapmıştır. Aktay bu tanımlamanın iyi niyetli olduğunu ve etnik kimliğin ve bölücülüğün bertaraf edilmesini amaçladığı belirtmiştir. Aktay “Ancak bu iyi niyetli tanımlama yeterli olmamıştır; çünkü bu tanımlama milliyetçilik propagandasına dayandığı, tek bir çatı altında Kürtlerle Türkleri birleştiremediği ve iyi niyetli bir yok edilişin ve bölücülüğün temelleri üzerine dayandığı için alt kimliklerin göz ardı edilmesi stratejisine dayanmıştır” demiştir.
Bu yüzden; Aktay; Türklük kavramının toplumlar için tehlike arz eden ayrılıkçı-ulus fikirleri tetiklediği gerçeği ile karşı karşıya kaldığımızı belirtmiştir. Tüm bu açıklamalardan sonra Aktay; PKK terör örgütünü ve 1984 yılında başlayan saldırıları örnek olarak göstermiştir. İlk önce hızlı kentleşme ile aynı anda ortaya çıkan Kürt sorununa dikkatleri çekmiştir. “ Kürtler şehirlere gönderilmişti. Şehirde yaşayan insanlardan farklı olduklarını kendileri de görmüştü” diyen Aktay bu durumun “Ben kimin?” sorusuna neden olduğunu göstermiştir. Ve sonucunda da etnik kimlik kavramımın ortaya çıktığına değinmiştir.
AKP hükümetinin etnik kimlik kavramını “açılım”larla yeniden tanımladığını ve tümüyle başarılı olamadığını belirten Aktay, Kürt insanların etnik farklılıklarının bu dönemde tanındığını, bu amaçla kendi devlet televizyon kanallarına sahip olduklarının, çocuklarına özgürce Kürtçe öğretebildiklerinin ve mecliste seslerini duyurabildiklerinin altını çizmiştir. Tüm bunların Kürt sorununa yol açan göz ardı etme paradigmalarına bir son verdiğini belirten Aktay “ ama terrör saldırıları hala bitmemiştir” demiştir.
O zaman Kürt sorunu artık bir etnik kimlik sorunu değildir sonucu çıkmaktadır.
Laiklik kavramından bahsederken Prof. Aktay öğrencilerden gelen bir soruyu yanıtlamıştır. ”Türkiye’de laiklik söz konusu olduğunda neden sağ ve sol görüşler oluşmaktadır” sorusuna Aktay; Almanya’da yaşayan insanların yüzde ellisinin Katolik diğer yüzde ellisinin ise Protestan olduğu ve Katolikler veya Protestanlar içerisinde de birçok insanın dine karşı bir tutum sergilediğini ancak yinede hepsinin Katolik ya da Protestan olarak görüldükleri örneğinden yola çıkarak cevaplandırmıştır. Dini kimlik sadece kültürel bir kimliktir ve bunun dini vecibeleri yerine getirmekle bir ilgisi yoktur. O yüzden yüzde 99’u müslüman olan bir ülke herkesin eşit düzeyde inançlara sahip olduğunun göstergesi değildir. Bazı farklılıklar görülebilinir. Laiklik de böyle bir kavramdır. Bazıları Laikliğin Dinden ayrılmakla sağlanabileceğine inanmaktadır hatta bu kişiler T.C. Nüfus Cüzdanlarında yer alan “dini” kısmının yasaklanmasını desteklemektedir. Laiklik farkli kesimler arasındaki sorunları çözmekle yükümlü bir ilke olmaktan ziyade başlı başına sorun olarak işlemektedir. Laikliğin kendisi büyük ve güçlü bir rol oynamaktadır.
Öğrencilerden gelen bir diğer soru ise Bask bölgesi ile Kürt sorununun benzerliklerinin kıyaslanması ve Türkiye’de sorunların çözülmesinde avantaj sağlayacak herhangi benzerlik olup olmadığı yönünde olmuştur. Prof. Aktay bu soruyu Bask bölgesinde halkın sadece bir bölgede yoğunlaştığının ve bu yüzden ayrılmanın mümkün olduğunu ancak Türkiye’de Kürtlerle Türklerin öyle içiçe geçmiş bir şekilde yaşadıklarının ve ayrılıkçı iddiaların farkına varılmasının mümkün olmadığını belirterek yanıtlamıştır. Öyle ki dini anlamda Türkiye bu iki topluluğu bir arada tutmak için çok güçlü bir elementtir. Dil söz konusu olduğunda ise bugün Kürtler kendi dillerini öğretebilmekte, kendi televizyon kanallarında yayın yapabilmektedirler. Dahası Kürtler sadece bir bölgede yoğunlaşmış değildirler; Türkiye’nin her yerine yayılmış durumdadırlar. O yüzden sadece güney doğu bölgesine yerleştirilemezler.
Öğrencilerden gelen bir diğer soru ise “Türkiye Avrupa Birliği’ne girme sürecinde Batıya yaklaşırken Doğudan uzaklaşıyor mu?” yönünde olmuştur. Prof Aktay bu soruya şöyle yanıt vermiştir; “ Şaşırtıcı bir şekilde Türkiye ne kadar batıya yaklaşırsa doğudan o kadar destek görmektedir. Örneğin İran ve Arap ülkeleri Türkiye’nin AB’ye katılmasını en çok destekleyen ülkelerdir.” Aktay Türkiye’nin uluslararası ilişkilerde üstlendiği arabuluculuk rolünün önemi belirterek bunun hafife alınmamasını söylemiştir. Türkiye her anlamda çok kritik bir bölgede yer almaktadır. Bu yüzden İran ve Amerika arasında, Hamas ve Israil arasında arabuluculuk rolü oynamaktadır. Türkiye’nin bölgedeki rolüne gerekli önemi vermemiz gerekmektedir.
Son olarak Prof. Aktay enstitünün vizyonu hakkında bilgi vermiştir. Aktay: “Biz herhangi bir siyasi veya kurumsal bir organizasyonla bağlantılı değiliz. SDE tamamiyle bir think-tank (düşünce) kuruluşudur ve Türkiye’de ve Dünya’da demokratikleşmeyi başarmaya çalışmaktadır. SDE herhangi bir hiyerarşik olguyu empoze etmeye çalışmamaktadır. Burası bir think-tank (düşünce) kuruluşu olarak demokrasi çerçevesinde hareket etmektedir. Biz ayrıca çatışan gruplar arasında daha yi bir politika üretmek amacıyla bir dialog merkezi olarak çalışmaktayız.”
Toplantı 1,5 saat sürmüştür ve toplantı sonunda öğrenciler enstitü binasını gezerek enstitü yayınlarını temin etmişlerdir.
