Uluslararası toplumun bazı üyelerinin, toplum içinde kendilerini siyasi, ekonomik ve askeri gelişmişlik yanında, coğrafi ve demografik açılardan diğerlerine nazaran daha üstün gören ve özellikle süper güç konumunda olanların uzun vadeli çıkarlarına aykırı buldukları alanlarda mevcut faaliyetleri engellemek ya da durdurabilmek amacıyla bir dizi yaptırım uygulamalarına başvurdukları bir dönem içine girmiş bulunmaktayız.
İran’ın nükleer alandaki çalışmalarının askeri amaçlara hizmet eder durumlar yaratacağının ve bu ülkeyi nükleer bir güç haline getireceğinin endişesini taşıyan ABD ve Güvenlik Konseyi’nin 4 daimi üyesi ile Almanya uzun çabalardan sonra İran’a ek yaptırımlar uygulanması istikametinde BM Güvenlik Konseyi’nden karar çıkmasını sağlayabilmiştir.
Bu ek yaptırımların uygulamada beklenen sonuçları vermeyeceği ya da ters tepeceği kuşkusu ile hareket eden Türkiye ve Brezilya, Tahran’da imzalanmasını sağladıkları üçlü deklarasyonla bir uzlaşı yolunu açık tutmaya gayret etmiş ve Güvenlik Konseyi’nde ek yaptırım karar tasarısına aleyhte oy kullanmış olsalar da bu çabaları sonuçsuz kalmıştır.
Çabaların sonuçsuz kalması bir yana, Türk – Amerikan ikili ilişkileri, Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin de giderek gerginlik kazanmasının getirdiği katkıyla, zor bir süreçten geçmektedir.
ABD, yaptırımların İran halkından ziyade Yönetim ve Devrim Muhafızlarını sıkıntıya sokmasını istemektedir. Bu bağlamda finansal önlemlerle bankalardaki İran’a ait fonların dondurulması Devrim Muhafızlarıyla iş yapan şirketlere yaptırım getirilmesi benzeri uygulamalar sadece ABD genelinde değil, AB ülkeleri ve Körfez ülkelerinde de ardı ardına yürürlüğe konmaktadır. İran’ın bu yapılanlara tepkisi bildiği yolda devam edeceği ve Batı’yı cezalandıracağı şeklindeki beyan ve tehditlerle ortaya çıkmaktadır. Bu alanda elinin daha güçlü olduğunu gösterebilen ve bunu ispatlayan taraf, karşı tarafa geri adım attırabilir. Ancak dünya siyasi konjonktürünün sırf İran bağlamında düşünülemeyeceği İran yanında Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye ve İsrail ekseninde beklenmeyen gelişmelerin yaşanabilmesi olasılığının zihinlerden uzak tutulmaması gerekir.
Afganistan’da yeni Amerikan stratejisi 30 bin ilave askerin gönderilmesi sonrasında olumlu sinyaller vermeye başlarken bu ülkedeki Amerikan ve NATO güçleri komutanı Stanley McChrystal ile Obama ve Yönetim üyeleri ortaya çıkan uzlaşmazlık, bir komutan değişikliğini beraberinde getirmiştir. McChrystal’ın yerine Amerika Merkezi Kuvvetler Komutanı General David Petraeus atanmış bulunmaktadır.
General Petraeus’un Afganistan stratejisinde kökten değişiklikler yapması beklenmemekle beraber asker karakterinin yanında diplomat karakterine de sahip olan Petraeus’un karar ve eylemlerinde askeri bağlamdaki kaygılara ilaveten sivil kesimde mevcut siyasi kaygıları da dikkate alarak daha dengeli bir davranış içinde olması beklenmektedir. Amerikan Yönetiminin Afganistan konusunda Rusya Federasyonu ile de istişare halinde olduğu Rusya Cumhurbaşkanı Medvedev’in geçen hafta Vaşington’u ziyareti sırasında görülmüştür. General Petraeus’un bir başka yapması beklenen husus da Cumhurbaşkanı Karzai Yönetimi ile yakın istişareyi ihmal etmeyip Afgan Yönetimi’nin istek ve endişelerini planlarında daima hesaba katmasıdır. Bu davranış tarzının Afganistan’daki ilerlemenin hızını azaltması ve Afganistan’dan asker çekme operasyonlarının zaman açısından siyasetçilerin ifade ettikleri tarihten sonrasına taşması beklenir.
Irak’ta da her ne kadar Amerikan askerlerinin geri çekilmesi operasyonları planlandığı şekilde gelişiyor olsa da Mart ayındaki seçimlerin üzerinden 3 ay geçmesine rağmen daha hala bir Hükümetin kurulamamış olması Amerika’nın hesaplarını olumsuz yönde etkileyecek en önemli unsur olarak görülmelidir.
Filistin ile İsrail arasındaki barış sürecini canlandırabilme çabaları da her iki tarafın ortaya koyduğu ön şartlar ve İsrail’deki Netanyahu Hükümeti’nin sertlik yanlısı davranış ve uygulamaları nedeniyle Obama ve ekibinin arzuladıkları sür’at ve etkinliğe kavuşturulabilmiş değildir.
Sonuç olarak, tüm bu unsurlar biraraya getirildiğinde bir ülkeye karşı yaptırım uygulamalarının istenen sonuçları verebilmesinin diğer bölgelerdeki siyasi, askeri ve ekonomik gelişmelere bağlı olacağı ve dünya konjonktürünün arzulanan sonucun alınmasında engelleyici bir faktör olarak ortaya çıkacağı göz önünde bulundurulmalıdır.
(Özlem Pınar ORAN, SDE Asistanı)