Uluslararası birçok aktivist ve grubun müştereken oluşturduğu ve Türkiye ayağını da İHH’nın üstlendiği ‘free gaza’ organizasyonu, daha önce de Gazze’ye yönelik uygulanan ambargonun kaldırılması için birtakım girişimlerde bulunmuş ve yardım konvoyları düzenlemişti. Bu defa deniz yolu tercih edilmiş ve toplam 7 gemi yola çıkmıştı. Bilindiği gibi ‘Mavi Marmara’ filodaki diğer gemilerden daha büyük ve teknolojik olarak daha donanımlıydı. Taşıdığı gönüllü sayısı da diğer gemilerden çok fazlaydı. Yine dünya medyası ile iletişim bu gemi üzerinden sağlanmaktaydı. Tüm bu sebepler Mavi Marmara’yı dolayısıyla İHH’yı organizasyonun başat unsuru haline getirdi. Ve bir anda İHH’nın böyle büyük çaptaki bir insani hareketin kaptan köşküne oturması, Türkiye insanının bu girişimi tam anlamıyla ‘sahiplenmesinin’ nedeni olarak belirdi. İstanbul, Ankara gibi metropollerden, Anadolu’nun neredeyse her yerinden İsrail’in Türkiye’deki temsilciliklerinin önlerine ve kent meydanlarına toplanan büyük kalabalıklar İsrail’in uslanmaz tavrına karşı topyekun eylemler yaptılar.
Konu Filistin olunca kitlelerin meydanları doldurmasının yeni bir refleks olmadığı biliniyor; ancak İsrail bu defa doğrudan Filistin Halkını değil, bölgeye/Gazze’ye insani yardım ulaştırmaya çalışan bir filoyu yani neredeyse tüm dünyayı karşısına almış oldu. Bu nedenle yalnız Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda değil, başta Avrupa olmak üzere tüm dünya halklarında İsrail’e yönelik bir reaksiyon oluştu. Özellikle dünyanın değişik coğrafyalarındaki duyarlı Yahudilerin de tepki vermesi ve Siyonizm aleyhtarı samimi duruşları dikkate şayandı.
Diğer yandan oluşan menfi durum sonrası Türk diplomasisinin süratle hareket etmesi ve daha önce görülmedik bir hızla BM Güvenlik Konseyini toplayabilecek iradeyi göstermesi, bu bağlamda uluslararası camiayı yönlendirmesi dikkate değerdi. Son yıllardaki hızlı diplomasi ataklarının da verdiği özgüvenle yapılan bu girişimler sonuç verdi ve BM Güvenlik Konseyi, NATO, İKÖ, Avrupa Parlamentosu gibi uluslararası tüm kuruluşlar kınama mesajları deklare etmek durumunda kaldılar. Gerilen bu ortamda hükümetin net duruşu daha vahim bir Türkiye-İsrail krizini önlemek açısından oldukça önemliydi. Gerekli tüm diplomatik yolların ivedilikle kullanılması daha somut adımların da atılabileceğine dair kanaati güçlendirmiştir. Nitekim hatırlanacağı üzere ‘askeri seçeneklere’ dahi atıf yapılmıştı.
Gerek uluslararası kamuoyu gerekse İsrail kamuoyunda yapılan bir analiz ise İsrail’in izlediği siyonist politikaların tabii bir sonucu olarak ‘yalnızlaştığıdır’. Buna karşın duyarlı diaspora Yahudilerinin ve bir kısım İsrail vatandaşlarının gösterdiği tepkiler cılız kalmaktadır. Nitekim sözü edilen Yahudilerin yapılan protestolarda diğer etnik ve dini unsurlarla yan yana bir duruş sergilemeleri bunun en açık göstergesidir.
Benyamin Netanyahu başta olmak üzere İsrail yetkililerinin operasyona destek veren/meşru gören açıklamalarına karşın İspanya, Fransa, Yunanistan, İrlanda gibi pek çok ülkenin verdiği tepkiler ve diplomatik yanıtlar önemsenmesi gereken bir başka husustur. Türkiye açısından bakıldığında ise Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın yaptığı açıklamalarda; İsrail ile ilişkilerin artık hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağı dile getirilmiştir. İsrail’in bölgede işbirliği yapabildiği önemli bir aktör konumundaki Türkiye’nin, mevcut koşullardan sonra izleyeceği politikalar Ortadoğu’nun geleceği açısından oldukça büyük bir önemi haizdir.
Yukarıda ifade edilen veriler ışığında, “Ortadoğu’da kalıcı bir barışın sağlanması yönünde ciddi çaba sarf eden bir ülke olarak Türkiye’nin ve buna bağlı olarak uluslararası camianın bundan sonra atacağı adımlar neler olacaktır?” şeklindeki soruların cevaplandırılması kaçınılmaz bir hale gelmektedir. Sözkonusu sorular;
-Gazze ’ye yönelik uygulanan ambargo devam ederken İsrail Ortadoğu’daki eski konumunu muhafaza edebilecek mi?
-Uluslararası Hukuk’a aykırı biçimde gerçekleştirilen müdahalenin, gerek sivil gerekse askeri sorumlularının Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nce yargılanmaları süreci başlayabilecek mi?
-Buna ek olarak Tzipi Livni’nin İngiltere Westminster mahkemesince yargılanıp hakkında tutuklama kararı çıkmasına benzer şekilde sorumluların kimi ülkelerin yerel mahkemelerince yargılanması sözkonusu olabilir mi?
- Aynı noktadan hareketle, İsrail’in Türkiye Büyükelçisi ‘persona non grata’ ilan edilebilir mi?
- İKÖ, Arap Birliği gibi kuruluşların yaptırım içerikli kararlar alması ve Türkiye’nin bu olası kararlara önayak olması gündeme gelebilir mi? şeklinde özetlenebilir.
Sonuç itibariyle İsrail’in uluslararası camiada yalnızlaşması sürecinin ivme kazandığı ortak bir kanıdır. Öte yandan BM’nin aleyhine aldığı tüm kararları reddeden İsrail’in, son olayda geri adım atmak zorunda kalması daha sonra oluşacak süreç ve konjonktür için de bir işaret niteliği taşımaktadır. Yine son olaydan sonra tüm dünyada herhangi bir ayrım olmaksızın oluşan ortak vicdan, İsrail’in bundan sonraki süreçte uluslararası kamuoyundan ne tür tepkiler alacağına dair ipuçları vermektedir.
Her şeyin sonunda toplumlar marjinal kararlar bekliyor olsa da, bu kararların alınıp alınmayacağını önümüzdeki süreç belirleyecektir. Dünyada yaşanan son büyük dönemeç olan İkinci Dünya Savaşından bu yana dünya siyasetinin oldukça farklılaştığı bilinen bir gerçektir. Gelinen noktada salt üst yapılar, yani devletler tüm iradeyi belirleyen faktör olmaktan uzaktır. Yukarıda da dile getirilmeye çalışılan ‘ortak vicdan’ ve ‘ortak akıl’ gibi kavramların günümüz dünyasında kendini göstermesi tesadüf olmasa gerektir. Şu açıktır ki; bundan sonra, sürecin nasıl işleyeceğinde siyasi iradeler yegâne karar verici organlar değildir. Bu talihsiz olayın ardından bir denge unsuru kimliğine bürünen ve neler feda edebileceğini dünyaya gösteren sivil inisiyatiflere de siyasi otoriteler tarafından çok daha fazla itibar edileceği muhakkaktır.
(Hüseyin Şekerci, SDE Asistanı)