Bu bağlamda, insan varlığına yapışık bir duygu olan mahremiyet ile yine insana özgü en yüce yetenek tecellilerinden biri olan siyaset arasındaki ilişkiler de, değişen dünyamızın anlamsızlaştırdığı ve fakat olumlu olan geleneksel biçimini kaybetmekte ve geleneksiz kalan her ilişki gibi kendi doğal zemininden uzaklaşmaktadır.
İthal İkameci Modernleşme Projesi
Deniz Baykal’a ait olduğu iddia edilen seks kasetini de, bu türden bir uzaklaşmanın en sansasyonel ve gayriahlaki dışavurumlarından biri olarak görmek mümkündür. Kişilik haklarına, özel hayatın korunması ilkesine ve belki daha birçok hakkın ihlaline yol açan bu kasetin içeriği ve mağdurları hakkında fazla söze hacet olmadığı ortada, ancak bu konu hukuk zemininden çok, ahlak zemininde ve uzun uzadıya irdelenmeyi hak ediyor. Bu durumda, söz konusu görüntüleri çekenlerin ve internette yayınlayanların ne türden bir siyasal amacın ya da kişisel hesabın peşinde olduklarını bilmenin de bir önemi yok. Kaldı ki, bu görüntüler muhtemelen güncel siyasal olaylarla ilişkisi içinde anlamlandırılacak ve bu aktüel anlamlandırmanın cazibesine ram olunacaktır. Oysa sorunun kaynağı daha derinlerde, ‘olunamayan’ ile ‘kaybedilen’ arasındaki tahripkâr ilişki biçiminde ve bu nedenle modernleşen Türkiye’nin tarihinde aranmalıdır.
Bu süreçte ‘olunamayanın’ ahlakı edinilemediği gibi, ‘kaybedilenin’ ahlakı da muhafaza edilememiştir zira. İki yüz yıldır devam eden bu ‘ithal ikameci modernleşme projesi’, eski ile yeni, ümmet ile ulus, kul ile birey ve gelenek ile gelecek arasındaki çatışmaların bilinçli ve doğal gelişen bir süreç içinde çözümlenmesine değil, geçmişe ait olan tüm değerlerin inkârı ve mümkün olduğu ölçüde imhasına odaklanmıştır. Çoğunlukla toplumun öz-düşünümsel gücünden, talebinden ve desteğinden yoksun olan bu sürecin sonunda, geleneksel ahlak tasfiye edildiği gibi, modernlik de tüm üniteleriyle ve tam olarak gerçekleşmemiştir. Dolayısıyla bugün, ‘olunamayan modernlik’ ile ‘kaybedilen gelenek’ arasındaki çatışma, arafta olmanın-arafta kalmanın getirdiği bir yaralı bilince dönüşmüş ve her şeyi örselenmiş, bütün aidiyetleri elinden alınmış bir Özne(siz)lik hali yaşamın her tarafına hâkim olmuştur. Geleneksel ve aynı zamanda evrensel ahlakın koruyucu ve düzenleyici çerçevesinin dışına çıkarılan bu Özne(siz)lik halini, iğdiş edilmiş bir öznellik ve toplumsallık ya da bir çeşit ‘sanal varoluş’ olarak nitelendirmek de mümkündür. İnsansal varoluşun en elzem ve en yetkin unsurlarından yoksunluğu ifade etmek üzere kullandığımız bu tanım, aynı zamanda kendimizi dışarılaştırmanın veya varoluşumuzu anlamlandırmanın ahlaki bilincinden yoksun olduğumuzu da göstermektedir.
İnsanlar arası ilişkilerin temel yapı taşlarından biri olan mahremiyet duygusunun/ilkesinin, bir takım siyasal amaçların, kişisel hesapların ve çıkar oyunlarının kurbanı haline getirilmesini de bu minvalde değerlendirmek gerekiyor. Geleneksel ve modern ahlak arasında sıkışmış bir öznelliğin ve toplumsallığın ürettiği mahremiyet anlayışı, insana dair her türlü gizi, sırrı hiçe indiren ve biçimsizleştiren bir ucube anlayışın oluşmasına olanak sağlamaktadır. Bu anlayışı kısaca ‘transparan mahremiyet’ olarak tanımlamak mümkündür. Gelenek ile modern arasındaki gönülsüz ve gayrimeşru birliktelikten devşirilmiş bu ucube anlayış doğrultusunda, içeriye alınan dışarıya çıkarılmakta, kişiye özgü olan topluma ait kılınmaktadır. İçerinin ahlakı da dışarının ahlakı da hiçe sayılmakta, bireyin hukuku da toplumun hukuku da çiğnenmektedir. Zira bu anlayış, ‘olması gerekeni’ değil, ‘olmaması gerekeni’ kendisine referans alan ve çoğunlukla siyasal tavır alışlar ile ekonomik çıkarlar doğrultusunda şekillendirilebilen esnek ve olumsuz bir normatif etiği kendisine dayanak kılmaktadır.
Bu olumsuz normatif etiğin hiçbir objektif ve evrensel ahlaki değer yargısının olmadığını söylemek abartı olmayacaktır. Çünkü burada çıkar ile değer arasında bir ayrım yapılmamakta, tam aksine ‘çıkar-değer özdeşliği’ en temel belirleyici unsur haline dönüşmektedir. Böylece kişisel, sınıfsal, ideolojik ya da siyasal aidiyetler temelinde tanımlanmış çıkarların gerektirdiği her türlü eylemin ve söylemin kullanıma sokulabildiği bir ‘negatif siyaset alanı’ da üretilebilmektedir. Bu alan, içinde bulunduğu her durumdan rant devşirmeye çalışan aferistlerin, kendisine yaradığı sürece her şeye iyi ve meşru bakabilen pragmatistlerin ve rekabeti fırsat avcılığı sayan oportünistlerin ‘pornografik siyaset alanı’ olarak işlev görmektedir. Ancak burada söz konusu ‘pornografi’ vurgusunun, yalnızca siyasal alana ve siyasal olana verili ‘çok yönlü çıkar şehvetini’ tatmin etmeyi ifade eden bir anlamda değil, aynı zamanda bizatihi cinselliğin kendisinin de politik ontolojinin konusuna dönüştüğünü ima eden bir genişlikte kullanıldığı unutulmamalıdır.
Siyasal Şehvetin Gayriahlâkî Tatmini
Bunun en son, en sansasyonel ve en açıklayıcı örneği Deniz Baykal vakasında yaşanmıştır. Hangi amaçla ve kimler tarafından dolaşıma sokulduğu anlaşıl(a)mayan bu rezil oyunun, artık siyasal retoriğin ve mücadelenin bir parçası olarak iş gördüğünden ve gayriahlâkî bir rekabet ortamı oluşturduğundan kimsenin şüphesi olmamalıdır. Tıpkı çıkarla değeri özdeşleştiren transparan mahremiyet anlayışı gibi, pornografik siyaset de siyasal şehvetle biyolojik şehveti özdeş saymaktadır. Siyasal şehvet, meşru araçlar kadar ve belki de onlardan daha çok gayrimeşru araçlarla tatmin edilmekte ve muhalif ya da rakip bir siyasetçinin özel yaşamının kırmızı çizgilerini oluşturan mahremiyeti ve bu bağlamda cinsel etkinlikleri de, artık siyasetin vazgeçilmez bir silahına dönüşmektedir. Ancak bu olumsuz siyasal formasyonun üretilmesindeki en büyük saikin, Deniz Baykal önderliğindeki CHP’nin temsilciliğini yaptığı modernist ve baskıcı gelenek olduğu gözden kaçırılmamalıdır.
Kendisini sık sık Cumhuriyet’i kuran parti olarak tanımlayan CHP’nin izlediği yanlış modernleşme politikalarının, gündelik yaşamın olduğu kadar siyasal yaşamın da, bireyin olduğu kadar toplumun da ahlaki açıdan ‘içeriksizleşmesine’, ‘değersizleşmesine’ neden olduğu ya da en azından tesir ettiği söylenebilir. Fakat artık geçmişle hesaplaşmanın ve neyi kaybettiğimizi hatırlamanın tam zamanıdır. Unutulmamalıdır ki, evrensel ahlak ilkelerine dayalı olmayan ve bu ilkelere saygı duymayan bir siyasal oyunun getireceği iktidar, kısa ve orta vadede muktedirlerin amaçlarına hizmet etse de, uzun vadede kaybetmeye mahkûmdur.
(Star Gazetesi’nde 06.06.2010 tarihinde yayınlanmıştır.)
(Ahmet Kızılkaya, Araştırmacı)