1950’li Yıllarda Türk Dış Politikası
İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye, Sovyetler Birliği ile ilişkilerinin bozulması sonucunda Batı’nın desteğini almaya çalışmıştı. Türkiye’nin savaş sonrasında Batı’ya yaklaşması kendi iç politikasını da etkilemiş ve tek parti dönemi sona ermiş ve sınırlı da olsa çok partili dönem başlamıştır. CHP döneminde başlayan Batı’nın özellikle de ABD’nin desteğini almaya dayalı temel politika DP döneminde de devam etmiştir. Truman doktrini ve Marshall yardımının ardından bu dönemdeki ana hedeflerden biri de, 1949’da kurulan ve Batı’nın savunma örgütü olan NATO’ya dahil olmaktı. Türkiye’nin bu hedefi 1952 yılında gerçekleşir. Ayrıca Türkiye, ABD’nin Balkanlar’da ve Ortadoğu’da Sovyetler Birliği’ni çevreleme politikasını aktif olarak desteklemiş ve bu bağlamda Balkan İttifakı ve Bağdat Paktı’na dahil olmuştu. 1950’li yıllarda, sıkı iki kutuplu bir sistemin hakim olduğu ve bloklar arasında esnekliğin olmadığı bir ortamda, dış politika tercihini Batı bloğundan yana yapmış bir ülke için uluslararası politikada “ulusal çıkar” kavramının ABD’nin çıkarları ile neredeyse özdeş sayılması kaçınılmaz bir sonuçtur. Ancak 1950’lerin sonlarına doğru tek merkezli dış politikanın çıkmazları fark edilecek ve Türkiye’de, çok yönlü dış politika arayışlarının ilk işaretleri görülmeye başlanacaktı. Bilhassa 1958 krizi sonrası yeterli dış kredi bulamayan DP yönetimi SSCB’den kredi alma arayışına girecek ve 27 Mayıs darbesinden bir süre önce Başbakan Adnan Menderes’in SSCB’ye yönelik bir resmi ziyarette bulunacağı duyurulacaktı. Bu nedenle bazı çevreler 27 Mayıs darbesinin Menderes’in bu gezisini, dolayısıyla Türkiye-SSCB yakınlaşmasını önlemeyi hedeflediğini iddia etmektedir.
Diğer yandan 1950’lerin ikinci yarısında Türkiye’nin de yer aldığı Ortadoğu coğrafyasında güç dengelerini değiştirecek önemli gelişmeler yaşanmaktaydı. 1952 yılında Mısır’da Necip ve Nasır liderliğinde “Hür Subaylar” adlı hareket, bir darbeyle Kral Faruk’u devirir ve bağlantısız, ancak son kertede SSCB’ye yakınlaşan bir dış politika izler. 1956 yılında Süveyş bunalımının patlak vermesi ve 1957’de Suriye’nin Sovyetler Birliği’yle ilişkileri geliştirmesi ve güç dengesinin Ortadoğu’da SSCB’den yana dönmeye başlaması ABD’yi harekete geçirmiş ve Başkan Eisenhoover, kendi adıyla anılan doktrinini yayınlamıştır. Bu doktrine göre, uluslar arası komünizmin dolaylı tehdidi altında olan ülkelere de ABD tarafından maddi ve askeri yardımda bulunulacaktı. Aslında buradaki amaç, ABD’nin bölgede müttefiki olan devletlere yönelik, SSCB’nin desteğiyle gelişebilecek rejim karşıtı hareketleri önleyebilmekti. Ancak 1958 yılında Irak’taki darbe ile İngiliz yanlısı hükümet yıkılmış ve General Kasım liderliğindeki yönetiminin Bağdat Paktı’ndan çekilmesi, Ortadoğu’da yeni bir gedik açılmasına neden olmuş ve 1959 yılında Bağdat Paktı’nın adı CENTO olarak değiştirilmişti. Irak darbesini izleyen günlerde ise, Einsenhoover doktrini kapsamında, yönetimlerin de çağrısı üzerine ABD Lübnan’a ve İngiltere de Ürdün’e askeri çıkarma yapmıştır.
27 Mayıs ve 1960’lı Yıllarda Türk Dış Politikası
27 Mayıs darbesini yapanlar, kendi hareketlerini Ortadoğu’daki Baasçı veya Batı karşıtı darbelerle karıştırılmaması için, ilk açıklamalarında NATO ve CENTO’ya bağlılıklarını belirtmişlerdi. 27 Mayısçılar iktidarları süresince, açıklamalarında ABD karşıtı bir tutum izlememişlerdi. Hatta tersine devrilen DP yönetiminin, Kars ve Ardahan’ı Ruslara satacağı, 1958 yılında DP tarafından uygulanan “Vatan Cephesi” türü girişimlerin ise daha önce Bulgaristan’da da pratiğe geçmiş olan, “komünist” yöntemler olduğunu ileri süren kara propagandalar yapacaklardı. Milli Birlik Komitesi’nin en önemli icraatlarından biri de, daha sonra Küba füze bunalımında gündeme gelecek olan ABD’nin Jüpiter füzelerinin Türkiye’ye yerleştirilmesi olur.
1960’lı yıllarda ise Türkiye’de yavaş yavaş, sadece Batı merkezli bir dış politika yerine(Batı ile ittifak büyük ölçüde devam etmekle birlikte), çok yönlü bir dış politika arayışı da ortaya çıkar. Bu ortamın oluşmasında dört ana faktör vardır:
- Soğuk Savaş sürecinde 1960’lı yıllarda yaşanan yumuşama (Detant süreci), karşı bloklarda yer alan ülkelerin birbiriyle olan ilişkilerine daha geniş bir ortam sağlaması.
- Kıbrıs meselesi karşısında ABD’nin tutumunun yarattığı hayal kırıklığı.
- 1960’lı yıllarda iç politikada siyasi yelpazede yaşanan genişlemeye paralel olarak İslamcı ve sol radikal akımların kendilerini daha fazla ifade etmeleri ve bu akımların Türkiye’nin ABD eksenli dış politikasına getirdiği eleştiriler.
- 1950’lerde ve 1960’larda dünyada eski sömürge ülkelerin bağımsızlıklarını kazanmaları ve bağımsızlığını kazanan ülkelerin bağlantısız bir dış politika izlemeleri, buna paralel olarak da dünyada üçüncü bir bloğun oluşması.
Bu çerçevede, 1960’lı 70’li yıllarda Türkiye’nin çok yönlü dış politika arayışlarının en somut örnekleri, 1965 yılında Sovyetler Birliği ile ekonomik ilişkilerin geliştirilerek, Seydişehir, Petkim ve İskenderun Demir Çelik tesisleri gibi önemli sanayi tesislerinin yapılması, 1967 yılında dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in SSCB ziyareti, yine aynı yıl patlak veren Arap-İsrail savaşında Araplardan yana tavır alınması, 1969 yılında İslam Konferansı’na Türkiye’nin de katılması ve 1970’lerin sonunda Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Ankara’da temsilcilik açmasına izin verilmesi… biçiminde sıralayabiliriz.
Kısacası 1950’li ve 60’lı yıllarda Türkiye’nin dış politikasını belirleyen ana faktörler; iki kutuplu sistemde sertleşme veya esneme, Kıbrıs meselesi, bölgesel gelişmeler ve zaman zaman da (özellikle 1960’ların ikinci yarısında) kamuoyunun etkisi olmuştur.
(Onur Öztürk, SDE Asistanı)