Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay Strasbourg’daki Avrupa Parlamentosu’nun Ortadoğu Çalışma grubu toplantısına katılarak “Ortadoğu’da Barış Perspektifleri ve Türkiye’nin Barışı Tesisteki Mevcut ve Muhtemel Rolü” üzerine bir konuşma yaptı.
Konuşmasını Türkiye’nin uluslararası ilişkiler alanında son zamanlarda izlediği politikanın ciddi bir paradigma değişikliğine dayandığını anlatan Aktay, yeni paradigmanın bazı parametrelerini özellikle etrafındaki komşuları düşman olarak görüp ilişkileri donduran bir yaklaşımdan dostluğu ve ilişkileri geliştirmenin faydalarını keşfeden bir yaklaşıma dayanıyor. Türkiye dondurulmuş sorunlarla kendi elini ayağını bağlamak yerine komşularıyla bu sorunları aşmaya cesaret ederek yepyeni bir uluslararası ilişkiler alanının sınırsız faydalarını görmüştür." dedi.
Bölgede ‘sıfır sorun’ politikasını bir ideal olarak benimseyen Türkiye'nin, buna tamamen ulaşamasa bile en azından bu niyette olmanın bile sorunların büyük kısmını çözdüğünü anlatan Aktay, Ortadoğu’da da Türkiye’nin çözülemez zannedilen sorunları çözmek üzere önemli roller üstlendiğin kaydetti. Aktay sözlerini şöyle sürdürdü:
"İsrail - Suriye ve İsrail - Filistinliler arasında da bir uzlaştırıcı role soyunan Türkiye özellikle Başbakan Erdoğan’ın Ehud Olmert ile saatler süren ve Suriye ile arabuluculukta önemli bir mesafe kat edildiğini düşündüğü görüşmeden hemen bir gün sonra İsrail’in Gazze’ye hava saldırılarını başlatması üzerine derin bir hayal kırıklığı yaşamış ve Türk milleti adına ağır bir biçimde aldatılmış olduğunu düşünmüştür. Saldırıların trajik sonuçları dolayısıyla bu aldatma Türk milletinde çok daha ağır bir İsrail öfkesine yol açmıştır. İsrail öfkesi Türk milletinde durduk yerde kendi kendine gelişen bir duygu değil bizzat İsrail’in hareketleriyle harekete geçirdiği bir duygu olmuştur. O yüzden Başbakan Erdoğan’ın Davos’ta yaptığı meşhur “one minute” çıkışı Türkiye kamuoyunda bir tür kalplere tercüman olarak algılanmış ve büyük takdirle karşılanmışken Arap ülkelerinin büyük çoğunluğunda da büyük bir sempati ile karşılanmıştır. Ondan sonra Erdoğan’ın İsrail politikalarına karşı artarak devam eden eleştirileri Erdoğan’ın şahsını İslam dünyasında bu konuda var olan kitlesel duyguları en iyi temsil eden önemli bir figür olarak önplana çıkmasına yol açmıştır. Bu durum belki görünürde bir İsrail karşıtı profil ortaya çıkarmıştır ama eğer barış gerçekten isteniyorsa bu barışı tesis etmek üzere Erdoğan’ın şahsının bir arabuluculuk olarak şansını çok daha fazla artırmıştır. Her ne kadar İsrail Erdoğan’ın bu eleştirilerinden yana çok şikayetçi olsa da Araplarla olan sorunlarının çözümünde ancak kendi yanlışlarını bu kadar net bir biçimde söyleme cesareti gösterip bu yolla güvenilirliğini tesis edebilenlerin rolü etkili olabilir. Bugün İslam dünyasında sahip olduğu popülerlik dolayısıyla Erdoğan muhtemel bir Arap- İsrail barış görüşmelerinde önemli bir aktör şansı sanılanın aksine daha fazla artmıştır. İsrail gerçekten barış istiyorsa bu barışın tesisi için ihtiyaç duyduğu aktör Erdoğan’ın bu şeklide oluşan profilinden başkası olmayacaktır.
Aslında barış isteniyorsa barış savaşan taraflar arasında tesis edilir. Ortada bir sorun varsa bu sorunun doğrudan tarafı olmayanlarla değil bizzat sorunun gerçek tarafları arasında görüşülür. Bu noktada tarafların birbirini beğenmemesi gibi bir durum sözkonusu olamaz. Daha açıkçası sorunun tarafını beğenmeyip beğeneceği bir taraf arayışına çıkanlar sorunla süresiz yaşamaya mahkum olurlar. Bir noktadan sonra aslında sorunun çözümünü değil çözümsüzlüğünü daha fazla sevdiğine hükmedebilirsiniz. O yüzden İsrail-Filistin sorununda da İsrail’in ve İsrail’in etkisi altında kalan sözümona arabulucu tarafların sorunun asıl taraflarını, örneğin Hamas’ı dışlayarak ulaşmaya çalıştıkları barışın hiçbir zemini olmuyor. Oysa Hamas bundan beş yıl kadar önce seçimlere girmek suretiyle silahlı mücadelenin alternatifini siyasette bulacağı vaadine inanmışken seçimden aldığı zafer tanınmayınca bizzat demokratik seçeneğe bir darbe vurulmuş oldu.
Geldiğimiz aşamada, daha gerçekçi olmak zorundayız. İsrail’in güvenliği isteniyorsa bu güvenliğin İsrail’in işgal politikasıyla asla sürdürülemeyeceğini de kabul etmek zorundayız. O yüzden Arap-Barış inisiyatifi olarak bilinen ve Alon ben-Meir’in size daha detaylısını sunacağı planın samimiyetle barış ve adalet arayanlar için ideal değilse bile en azından üzerinde uzlaşılabilir asgari koşulları içeriyor olduğunu söyleyebiliriz. Bu plan İsrail’in kendi varlığının Arap ülkelerince tanınması ve güvenliğinin de bu ülkelerce kolaylaştırılması karşılığında 67’de işgal ettiği bütün topraklardan çekilmesi, yerleşimleri durdurması, iki devletli bir yapının kurulması ve Doğu Kudüs’ün bağımsız ve egemen bir Filistin devletini başkenti olarak tanınmasını içeriyor. Bu planın tafralarca benimsenip uygulanmasının sağlanması noktasında Türkiye bugün itibariyle çok elverişli bir konuma sahiptir. Bu konumu tarafların yanlışlarını görmezden gelmeyerek adil davranacağı hissini bilhassa Filistinlilere yeterince vermiş olduğu için sahiptir. Bu konumu edinirken İsrail tarafını rahatsız etmişse de, İsrail de kendi barış ve güvenliğini gerçekten istiyorsa bu konumun kendisi için de daha uygun olduğunu kabul etmek zorundadır."
Yasin Aktay’dan sonra söz alan Alon ben-Meir de Arap Barış İnisiyatifinin bugün için Arap-İsrail sorununun çözü noktasında alternatifi olmayan en uygun çözüm olduğunu anlattı. Bir şiddet ortamının veya dalgasının bir çok şeyi konuşulamaz hale getirdiğini anlatan ben-Meir, örneğin 2002 yılından beri gündemde olan bu inisiyatif konusunda her seferinde ya intihar saldırılarının veya İsrail’e Gazze’den fırlatılan füzelerin veya İsrail’in Filstinlilere yönelik ağır saldırılarının bunu engellediğini ileri sürdü. Bugün ise epey zamandır şiddetin gündemde olmaması büyük bir avantaj oluşturuyor. Bunu bir avantaja dönüştürerek bir an önce hareket ederek bu yolda mesafe kat etmekte büyük fayda vardır. Tek devletli bir çözüm belki daha iyi görünebilir ama bu çözümde İsrail tarafında Filistinlileri uzun vadede ağır tedbirlerle hizaya getirme niyeti, Filistin tarafında da eninde sonunda nüfus yoluyla çoğalarak veya içten verecekleri mücadelelerle İsrail’in güvenliğini tehdit etme niyeti hiç eksik olmuyor. Kısacası görünen kadarıyla iki toplumun bir arada ve barış içinde yaşaması mümkün olmadığından iki devletli bir yapıyı kabul etmek gerekiyor. Buna Ariel Şaron’un bile razı olduğunu ve Filistin tarafının da razı olduğunu gördüğümüze göre bir başlangıç noktası bir referans noktası var demektir. Şimdiye kadar yapılan barış müzakerelerinin hiç birinde elde bir referans metin yoktu, oysa bir referans metni olarak Arap Barış İnisiyatifi işleri kolaylaştıracak bir metindir. Buna Arap Birliği üyesi ülkelerin hepsi razı olmuştur. Şimdiye kadar herkes sadece güç dengeleri veya işin maddi alış-veriş düzeyini hesaba katarak konuşmuştur oysa aslolan artık bir zihin yapısını değiştirmektir. İsrail’in daha fazla güvenlik için işgali bir çözüm olarak görmesi son derece yanlıştır. Şu artık anlaşılmış olmalıdır ki işgal güvenlik getirmiyor aksine daha fazla güvensizlik getiriyor. Ayrıca Filistin tarafının da artık İsrail devletinin bu bölgede kalıcı ve bir gerçek olduğunu kabul etmesi gerekiyor.
Arap-Barış İnisiyatifinin bazı temel maddeleri vardır: Doğu Kudüs’ün başkenti olduğu bir bağımsız Filistin devletinin kurulmasını içeriyor ki bunda İsrail’in barış için koşullarını karşılayan bir yer de vardır bu planda. Özellikle çünkü İsrail’in uzun vadeli meşru güvenlik kaygıları vardır ki bu kaygıları da muğlak olmayan şekillerde karşılanmalıdır. İki devletli çözüm, Filistinli göçmenlerin Yahudi yerleşimleri dolayısıyla oluşan mağduriyetlerine karşı tazminat ve yeniden yerleşim bileşimi yoluyla adil bir çözüm ile Golan tepelerinin Suriye’ye iadesi, yaşayabilir ve sürdürülebilir çözüm için tek yoldur. Arap Barış inisiyatifi bütün bu konularda son derece nettir, Arap devletlerinin şimdi yapmaları gereken aktif ve tavizsiz bir biçimde bu çözümleri geliştirmeleridir. Fakat bunu başarabilmek için kendi siyasi anlatılarını değiştirerek ve kendi Arap kitlelerine İsrail ile barışın Arap devletlerinin ulusal çıkarları açısından en iyi çözüm olduğunu anlatarak başlamak zorundadırlar.
Son olarak Araplarla İsrailliler arasındaki barışın en büyük engeli toprak değilse bile İsrail’in şu veya bu şeklide 1967’den itibaren işgal ettiği bütün topraklardan çekilmesi gerektiği de çok açıktır.
Alon ben-Meir’in de konuşmasının ardından tartışma kısmına geçildi.
Bir parlamenterin yönelttiği “Hamas Avrupa’nın ve ABD’nin terörist ülkeler listesinde yer alıyor. Bununla muhatap olmanın doğru olduğunu düşünüyor musunuz?” sorusuna Yasin Aktay, “İsrail devleti de uygulamalarıyla bütün Arap ülkeleri hatta bütün İslam dünyasında terörist olarak, dahası işgalci olarak anılmakta o yüzden tanınmamaktadır. Ama bugün artık fiili bir durum vardır ve İsrail bölgenin bir gerçeğidir. Arap Barış İnisiyatifi İsrail’i tanıma noktasına gelmişken bölgenin sosyolojik gerçeklerinin üretmiş olduğu bir yapı olan Hamas’ın dışlanmasının sorunu çözmeye asla hizmet etmeyeceğini görmek gerekiyor. Hem Hamas zannedildiği gibi basit sadece birkaç militan üyesinin oluşturduğu bir örgütten ibaret değil. Hamas İsrail saldırıları ve yayılmacılığı sürdükçe İslam dünyası nezdinde haklılığı ve temsil kabiliyeti daha da artan bir gerçektir. Beğenseniz de beğenmeseniz de bu gerçek değişmiyor ve gerçekten barış istiyorsanız kendi seçtiğiniz ve beğendiğiniz taraflarla değil olayın gerçek taraflarıyla yapmak zorundasınız. Hiçbir zaman değişmeyen bir kuraldır, siyasi yollar tıkanınca radikal ve siyaset dışı yollara kaymalar başlar. Hamas’ın bugün şiddete başvurması sorunların çözümü konusunda siyaset kanallarının tıkanmasından da kaynaklanıyordur. Bunu da göz önünde bulundurmak gerekiyor.”şeklinde cevap verdi.
Aynı soruya Alon ben-Meir de “başta Halid Meşal’in Türkiye’ye gelip Erdoğan ve Davutoğlu tarafından kabul görmesi çok eleştirildi, mevcut AKP hükümetinin İslamcılığa olan ilgisi olarak yorumlandı oysa zamanla bu ilginin ve ilişkinin aslında ne kadar büyük imkanlar barındırdığı net bir biçimde anlaşılmıştır” şeklinde cevap verdi.
Bir parlamenterin “Hamas’ın diğer Arap ülkeleri tarafından da desteklenip desteklenmediğini ve İran’ın Hamas’la olan ilişkisi konusundaki sorusuna Aktay şöyle cevap verdi: “Ortada bir sorun var olduğu sürece bölgedeki bütün ülkeler bu sorunun üzerinden kendi rollerini oynamak isteyeceklerdir. Hamas’tan yana Arap ülkelerinin liderlerinin bir memnuniyet taşıdığını tabii ki düşünmek mümkün değil. Ancak aynı liderlerin halkları için kesinlikle aynı şeyi söyleyemeyeceğimizi de ifade etmek istiyorum. Bugün İsrail mevcut saldırgan politikalarını sürdürdükçe buna karşı tepkinin Hamas’a sempati biçimde bütün Müslüman halklar tarafından paylaşılmaya devam ettiğini görürsünüz. Hamas’a terörist diyerek işin içinden kimse çıkamaz bu söylem hatta giderek İslam dünyasında daha fazla islamophobic bir söylem olarak da karşılanıp yüksek bir duvara çarpmış oluyor.”
Bir başka parlamenterin İran’la son olarak imzalanan nükleer takas anlaşmasının sürdürülebilirliği ve geleceği hakkında ne düşündüğü sorulduğunda Aktay buna şöyle cevap verdi: “Ben Türkiye adına resmi bir görüş bildirecek durumda değilim, bir akademisyen ve entelektüel olarak konuşuyorum. Türkiye’nin bu konudaki tutumu son derece nettir: Nükleer enerji teknolojisi bütün insanlığın ortak malı ve bunu edinmek her ülkenin hakkıdır. Ancak nükleer silah hiç kimsenin hakkı değildir ne İran’ın ne de başka bir ülkenin. Türkiye dünyanın önde gelen ülkelerinin yapamadığı şeyi yapmış diplomatik bir başarıyla İran’ın güvenini kazandığı için bir takas anlaşmasına razı etmiştir. Bu saatten sonra bunu tanımadığını söyleyenler ne istediklerini daha açık söylemek zorundadırlar. Türkiye İran’la bu anlaşmayı yaparken İran tarafından aldatılmayı göze alarak bunu yapmaz. İran veya başka bir taraf anlaşmaya razı olmadığı taktirde sanırım Türkiye’nin anlaşmayı bozanların tarafında yer alacak hali yok. Bölgede nükleer silahların varlığı Türkiye’nin de asla istemeyeceği bir şeydir. Ancak bir de şu noktaya da dikkat çekmek gerekiyor ki, İran’ın nükleer silah yapması sadece bir ihtimaldir oysa bölgede halen fiilen bu silaha sahip olan İsrail var ve hiç kimse İsrail’in bu silaha ne zaman ve nasıl sahip olduğunu bile hatırlamıyor. İsrail’in bölgede daha barışçıl bir misyon mu oynadığı düşünülüyor? Şimdiye kadarki politikaları buna en son ihtimal vereceğimizi gösteriyor.”
Ayın soruya karşı Alon ben-Meir, İsrail’in nükleer silah konusundaki durumuyla İran’ınkini karşılaştıran tutumu sağlıklı ve doğru bulmadığını ifade ederek Aktay’a itiraz etti.