Aslında İran’a yapılan bu öneri yeni değildir. Geçen yıl, İran’da üretilen düşük zenginleştirilmiş uranyumu yurtdışına göndererek zenginleştirme işlemine tabii tutmak, ardından tıbbi araştırma ve tedavilerde kullanılmak üzere İran’a yakıt çubukları şeklinde geri göndermek olarak özetlenebilecek bu fikir BM tarafından İran’a resmen iletilmiş ve ardından süren müzakerelerin başlıca konusu olmuştur. Bu teklifin amacı, düşük zenginleştirilmiş uranyumunun büyük bir kısmını İran’ın elinden almak, böylece muhtemel bir nükleer bomba yapımı için gerekli olan hammaddeyi İran’dan uzaklaştırmaktır.
İran tarafı, ilk başta prensip olarak nükleer yakıtlarının bir kısmının Rusya ve Fransa’da işlenmesine onay verebileceklerini söylemiş olsalar da, bu değişimin kendi topraklarında yapılması konusunda ısrarlarından vazgeçmemişlerdir. Böylece çıkmaza giren öneri, İran tarafından Kasım 2009’da resmen reddedilmiştir.
UAEA’nın eski Başkanı Mısırlı ElBaradei yaptığı veda konuşmasında, Tahran’daki Araştırma Reaktörü için gerekli olan yakıtın verilmesine yönelik önerilen teklifin, insani ihtiyaçların karşılanması ve müzakerelerin yol alması için çok önemli bir fırsat olduğunu söyleyerek İran tarafının bu fırsatı değerlendirmesi gerektiğini belirtmiştir.
ABD ise, küresel nükleer güvenlik konusunda, Rusya’yla imzaladığı START-2 ve ulusal nükleer politikasında yaptığı olumlu değişikliklerle küresel anlamda psikolojik üstünlük kazanırken, diğer taraftan da İran’a yönelik sert yaptırımları içeren bir BM Güvenlik Konseyi kararı için ciddi mesafe kat etmişti.
Hatırlanacağı gibi UAEA’nın Yönetim Kurulu’nca 27 Kasım 2009 tarihinde oy çokluğuyla İran’ın, BM Güvenlik Konseyi’ne havale edilmesine karar verilmişti. Bu kararın çıkmasında elbette İran’ın da bazı hataları olmuştur. Örneğin İran’ın Kum şehrinde yapımı halen devam etmekte olan ve İran devrim muhafızlarının koruması altında bulunan nükleer santralin varlığından, dünya, ABD Başkanı Obama tarafından haberdar edilmiştir. Bu durum İran üzerindeki şüpheleri bir kat daha artırmıştır.
Tüm bu gelişmeler İsrail tarafında da yakından izlenmekte ve İran’ın nükleer silah üreteceği öngörüsü İsrail tarafından her fırsatta dile getirilmektedir. Bu yönde somut bir kanıt bulunmamakla birlikte, bu ihtimalin varlığı bile nükleer silahlara sahip İsrail açısından yaşamsal bir tehdit olarak algılanmaktadır.
İran’ın başkenti Tahran’da düzenlenmekte olan G-15’lerin toplantısına özel misafir olarak davet edilen ancak nükleer yakıt konusunda içinde Türkiye’nin de yer aldığı bir anlaşma üzerinde uzlaşılmasının ardından Tahran’a giden Sayın Başbakan’ın bu ince diplomasisi de yerinde bir hareket olarak algılanmıştır.
Türkiye esasında, kontrol dışı nükleer güç tartışmalarında dünya gündemini meşgul eden ve içinde bulunduğu coğrafyanın ekonomik ve siyasi güvenliğini yakından ilgilendiren İran bağlantılı nükleer soruna, diyalog yoluyla çözüm bulmak için atılan adımların hep içinde olmuştur. Bu yönde izlenen ilkesel ve etkili politika bu anlaşmayla bir anlamda meyvesini vermiştir. Sonuç olarak, İran’a karşı özellikle ABD ve Batı ülkelerinde yükselen gerilimin düşmesi beklenmektedir. Bu anlaşmaya giden yolda Türkiye’nin hem İran makamlarıyla hem de diğer ülkelerle sürekli temas içinde olması ve her iki tarafın da Türkiye’yi güvenilir ülke olarak kabul etmesi, elbette Türk dış politikası açısından önemli bir başarıdır.
Bu bölgede çıkabilecek en ufak bir karışıklı, ekonomik yaptırımlar en fazla, bölgenin ihracata dayalı ekonomik gücünü temsil eden Türkiye’yi etkileyecektir. Böyle bir olumsuzluğun bölgeye gelişini izlemek yerine sorunun çözümüne doğrudan etki edecek aktif adımların atılmasının, küresel ve bölgesel güvenliğin sağlanması ve korunmasına önemli katkıları olacaktır.
(Ömer Ersoy, Araştırmacı)