Ortak Para birimine geçilme kararının alınması yine bu tarihe tekabül ederken, ortak Dış politika, güvenlik ve genişleme konuları daha detaylı bir şekilde ele alınmaya ve yeni kararlar hızla uygulanmaya başlanmıştır.Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla ortaya çıkan yeni dünya düzeninde daha güçlü ve etkin yer alma isteğinde olan AB’nin yaşadığı baş döngüsü Sovyetler dağıldığında 12 olan üye sayısını kısa sürede 15 yeni üye daha katarak 27’ye yükseltirken, 1999 yılına kadar altyapısı hazırlanan ortak para biriminin 2002 yılında 16 ülkenin Euro’yu ortak para birimi olarak kabul etmesiyle bu süreç sonlandırılmıştır.
AB içerisinde yaşanan gelişmelerin her ne kadar “Kopenhag Kriterleri” ile bir çerçevesi çizilmiş olsa da, Avrupalılarla Ortak kimliğe ve demokratik bir devlet yapısına sahip olan herhangi bir Avrupa devleti için Birliğe üye olmak Türkiye’ninki kadar çetrefilli işlememiştir. Nitekim 2004 yılında ve sonrasında AB üyesi olan devletlerin birçoğunun hem Siyasal hem de Ekonomik sorunları tam anlamıyla çözülmüş olmamasına rağmen AB’ye üye olmayı başarmışlardır.
Soğuk savaş sonrasında AB’nin yaşadığı hızlı değişim ve dönüşüm kendi sistemi içerisindeki denetim mekanizmalarının olası aksaklıkları zamanında tespit etmesini engellerken, ideolojik birlikten öteye gerçek anlamda “Birlik” duygusunun AB’ye üye devletler arasında oluşup oluşmadığının tespitini yapmaya da imkan kalmamıştır. Yani iyi günde kara günün birliğini tespit etmek pek mümkün olmamıştır. Diğer taraftan AB içerisinde zamanla hem bir siyasal bütünleşme uğraşı verilirken ufakta olsa ekonomik merkezli olmayan krizler yaşanmıştır. Örneğin 2003 yılında ABD’nin Irak harekâtında ortak bir karar alamadıysa da, saldırıdan bir ay sonra ortak bir görüş sergilemeyi başarırken, Anayasal bütünlüğe dair çalışmalar Fransa ve Hollanda da yapılan referandumla reddedilerek rafa kaldırılmak zorunda kalmıştır.
22 Kasım 2009’da Avrupa Birliği ülkeleri, AB Başkanlığına Van Rompuy’ı; Dışişleri Bakanı ise İngiliz Catherine Ashton’u seçerek daha etkin ve güçlü bir yapıya kavuşmayı hedefleyen reform sürecini tamamladı. AB bugün Yunanistan’ın yaşadığı kriz karşısında ortak hareket etmeyi zorlama yöntemiyle başarırken, Euro’nun kabulüyle sonuçlandırılan Ekonomik Birlikteliği de tartışılır hale getirdi. Yunanistan’ın yaşadığı ekonomik kriz “ne kadar birlikteyiz ve ne kadar ortak hareket edebiliyoruz” tartışmasını da Avrupalı devletlere daha fazla sorulmasına neden oldu.
2010 başından itibaren, Yunanistan başta olmak üzere Portekiz, İspanya ve daha sonra İtalya’nın yüklü bütçe açığı olduğu ve borçlanma maliyetlerinin artacağı bilinmesine rağmen AB Yunanistan’a yardım konusunda karar almakta gecikmesini Almanların yardım etme konusundaki isteksizliliğine bağlayan Yunanlılar, Nazi döneminde Yunan Merkez Bankasındaki altınların Almanya’ya taşındığını ve geri iade edilmediğini dile getirmekten geri durmamışlardır. Almanya’nın Yunanistan krizine karşı herhangi bir yardımdan yana olmaması, Almanya’nın bugüne kadar AB tarafından bu kadar yorulmamış olmamasıdır. Eğer AB ilk dönemlerinde bu tarz krizlerle karşılaşmış olsaydı, Almanya AB’nin büyümesinde bu kadar istekli olmayabilirdi. Çünkü AB ilk defa Almanların ceplerindeki paralara Yunanistan kriziyle daha çok ihtiyaç duyar hale gelirken, bunu zorunlu olarak paylaşan Almanlar, Merkel’in “Yunanistan iflas etmiş değil ve bizim yardımı konuşuyor olmamamız lazım” dediği Mart ayındaki konuşmasında “acaba bir yol bulurda Yunanlılara yardım etmekten kurtulabilir miyim”in arayışı içerisindeydi.
Her şeye rağmen, Yunanistan’a borç veren kuruluşlar arasında Alman bankalarının ilk sırada yer alması ve Yunanistan’daki Alman yatırımcıların durumu, Almanya’yı yardım etmek zorunda bırakmıştır. 9 Mayıs da Brüksel’de toplanan AB Maliye Bakanları Yunanistan’a 720 milyar Euro değerindeki acil durum paketi üzerinde görüş birliğine varırlarken, AB ve IMF yardımlarıyla Euro’nun istikrarının korunması amaçlanıyor. AB Pakete 500 milyar Euro, IMF de 220 Milyar Euro ile katkı sağlarken, Merkel’in ifadesiyle Avrupa’nın geleceği ve Almanya’nın Avrupa’daki geleceğini ilgilendiren bir konunun aciliyetinin ve öneminin geç farkına varılması, Sosyal Demokratların grup Başkan vekili Frank-Walter Steinmeier’in AB’nin Kuruluşundan bu yana en büyük dayanıklılık testinden geçtiğini belirtirken hükümetin bunun bilincinde olmadığını ve yardım paketinin kabul edilmesinde geç kalındığını dile getirmiştir.
Paketin geç kabul edilmesinin nedenleri arasında sayılan Almanya’nın Kuzey Ren - Vestfalya (NRW) eyaletinde yapılan seçim öncesinde böyle bir karara imza atmanın Angela Merkel’e oy kaybettireceği yönündeki görüşler, 7 Mayıs’ta Merkel’in paketi imzalamasıyla son buldu. Fakat 10 Mayıs’ta sandık başına giden seçmenler Jürgen Rüttgers başkanlığındaki Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) partisini tahmin edildiği gibi büyük bir hezimete uğrattı. 2005 yılındaki eyalet seçimlerinde yüzde 44,8 oranında oy alan CDU, 2010 yılındaysa sadece yüzde 34,6 oy alabildi ve yaklaşık yüzde 10’luk bir oy kaybına uğradı. Diğer taraftan 2005’e oranla oylarını korumasını bilen ve azınlıklarla çok daha yakın ilişki kurmayı başaran Sosyal Demokrat partisi (SPD) adayı Hannelore Kraft ise yüzde34,5 oy aldı ve her iki partinin eyalet meclisinde sandalye sayısı 67 sandalye ile eşitlendi. Cem Özdemir’in eşbaşkanlığını yaptığı Yeşiller Partisi ise 2010 NRW eyalet seçimlerinde bir önceki seçimde aldığı yüzde 6,2’lik oy oranını ikiye katlamayı başararak seçimin asıl galibi olarak ilan edildi. Yeşiller Partisi sandıktan çıkan sonuçlara göre yüzde12,1 oy alırken, Hür Demokrat Parti (FDP) ise yüzde 6,7 ile Yeşillerin arkasında kaldı. NRW eyaletinin başkenti Düsseldorf’ta yapılacak olan koalisyon görüşmeleri nasıl sonuçlanacaktır bilinmez; fakat Başbakan Angela Merkel ve koalisyon ortaklarının Yunanistan’ı kurtarma paketine onay vermesi Almanya’nın 18 milyon nüfusu ile en yüksek nüfusa sahip eyaleti olan ve Alman ekonomisinin kalbi olarak nitelendirilen, NRW eyaletinde Yunanistan’a yapılacak yardımın önemli bir kısmının bu bölgeden finansa edilecek olması Başbakan Merkel’in seçimi kaybetmesini daha anlaşılır kılmaktadır. Sonuçlar Federal Hükümetin vergi ve sağlık alanında planladığı reform çalışmalarının hiçte kolay geçmeyeceğini de gösteriyor.
Seçim öncesinde en fazla tartışılan konu olan Yunanistan’a yardım planı diğer taraftan AB içerisinde sorulan nereye kadar “Birlikteyiz”in de cevabı haline geldi. Başbakan Angela Merkel NRW eyalet seçimlerinin kaybedilmesi pahasına da olsa yardım paketini kabul etti, ancak Almanya’nın zamanla Birlik içerisindeki politikaları daha çok belirleyici bir konuma geleceğini de gösteriyor. Eğer Yunanistan’a yapılan yardım Yunan ekonomisini kurtarmaya yeterse Yunanistan gibi ülkeler çok daha sıkı denetlenerek Birlik bilinci uzun yıllar daha sürdürülebilecektir. Aksi halde AB içerisindeki hiçbir hükümet ikinci bir Yunanistan krizinin benzerini sineye çekebilecek durumda ve güçte olmayacaktır. Bu nedenle önümüzdeki süreçte AB’yi zorlu günler beklerken, şu konuda kendini biraz daha netleştirmiştir. Devletler her ne kadar belli bir birlik içerisinde yer alırsa alsın, aslında temelde ulus bilincinin her zaman varlığını koruduğu ve en ufak krizlerde bu bilince sıkı sıkıya sahiplenilme yoluna gidildiği bu süreçte karşımıza çok açık olarak çıkarken, birçok AB üyesi devletin aslında hala ulus-devlet anlayışını kendi DNA’larında saklı tuttuğunu ve en küçük bir krizde bu DNA’lar ortaya çıkarak devletlerin karar almaları üzerinde etki ettiklerini görüyoruz.
(Yrd. Doç. Metin Aksoy, Selçuk Üniversitesi)