Düşünce tarihimizin en önemli hareketlerinden birisi olan Türk Milliyetçiliği, siyasi arenada farklı isimlerde partilerle temsil edilmiştir. Bu partilerin öncülerinden birisi Alparslan Türkeş’in 1965’te liderliğini Osman Bölükbaşı’ndan devraldığı Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisidir (CKMP). 1969 Adana il kongresinde CKMP’nin ismi Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), amblemi de üç hilal olarak belirlenmiştir. Düşünce birikimindeki zenginliğe rağmen ne CKMP, ne de MHP 1965, 1969 ve 1973 genel seçimlerinde pek bir varlık gösteremediği gibi mecliste de ciddi bir temsil gücüne sahip olamamıştır.
Uzun yıllar MHP’nin Türk siyasetinde ciddi bir potansiyel haline gelememesinde Türkeş’in siyasi söylemindeki Türkçü vurgunun millette herhangi bir karşılığının olmaması önemli bir ayrıntıdır. Ayrıca Türkeş’in 27 Mayıs darbesinin kudretli albayı olması, siyasette yer aldığı bu ilk dönemde eski başbakan Adnan Menderes ve bakanlar Hasan Polatkan ile Fatin Rüştü Zorlu’nun idamına karşı olmasına rağmen millet nezdinde kendisini savunma konumuna itmiştir. MHP, 1970’lerin başında Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi (MSP) ya da Ferruh Bozbeyli’nin Demokratik Partisi (DP) kadar ciddi bir oy potansiyeline ulaşamamıştır.
1970’ler, entelektüel düzeyde -ki Türkeş’in de fikirlerini yazdığı pek çok kitabı olduğu dikkate alınmalıdır- yazılan, tartışılan milliyetçiliğin özellikle İslam dışı bir Türkçülük anlayışından “Türk-İslam” tezi bağlamında millete açılma imkanı bulduğu bir dönem olarak dikkat çekmektedir. İslam dışı Nihal Atsız Türkçülüğünden milleti ve millet kültürünü önceleyen; Türk bedenine İslam ruhunun hayat verdiği vurgusunu yapan Dündar Taşer (1925-1972), S. Ahmet Arvasi (1932-1988) gibi MHP’de aktif siyaset de yapan düşünürlerin milliyetçiliği, Anadolu’da Müslüman gençler arasında yayılma imkanı bulmuştur. Özellikle bugün hâlâ MHP’nin ciddi bir potansiyele sahip olduğu Orta Anadolu’daki pek çok şehirde ülkü ocakları, o dönemde Kur’an okunan, namaz kılınan, dini sohbetlerin yapıldığı yerler haline gelmiştir.
Türk-İslam milliyetçiliği ve ülküsü, MHP’yi millete doğru yönlendiren en önemli adımlardan birisi olmuştur. Milleti, milletin millî ve manevi değerlerini önceleyen bu anlayış, ilk meyvelerini 1977’de yapılan genel ve yerel seçimlerde vermiş ve bu seçimlerde MHP, siyasi tarihinde ilk kez ciddi bir oy potansiyeline ulaşmıştır. Bu dönemde parti, Necip Fazıl Kısakürek gibi Türk sağı ve muhafazakar kesim için sembol bir ismin de desteğini almıştır. Bugün için önemle kaydedilmesi gereken bir ayrıntı da aynı dönemde Kürt ağırlığa sahip bazı bölgelerde MHP’nin ciddi bir oy potansiyeline ulaşmasıdır. Yerel seçimlerde MHP, Kürt bir adayla girdiği seçimde Bingöl’ün belediye başkanlığını da kazanmıştır.
12 Eylül 1980 askerî darbesi, MHP ve ülkücüler için sıkıntılı bir döneme girilmesine sebep olmuştur. Bu dönem ülkücü camia için ciddi bir savrulma dönemine de karşılık gelmektedir. Pek çok ülkücünün yargılandığı, hapislerde yattığı ve bir kısmının da idam edildiği bu dönemde önce Muhafazakar Parti, ardından da Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) MHP’nin mirasçısı olarak siyaset sahnesinde yer almışlardır. Mirasçı partilere rağmen pek çok eski MHP’li 1980’li yıllarda Anavatan Partisinde siyaset yapmayı tercih etmiştir. Alparslan Türkeş’in siyasi yasaklı olduğu yıllarda Muhafazakar Parti genel başkanlığı için Türk-İslam görüşünü savunan Mehmet Pamak’ı, sonra MÇP genel başkanlığı için de eski MSP’li Sanayi ve Teknoloji Bakanı Abdülkerim Doğru’yu işaret etmesi, MHP’nin 1970’lerde Türk-İslam anlayışıyla millete yönelmesinin bir sonucu ve devamı olarak yorumlanabilir. Ancak her dönemde MHP’de ve MHP’nin mirasçısı partilerde farklı milliyetçilik görüşlerine sahip isimlerin olduğu da bir vakıadır.
1991 yılında yapılan genel seçimlerde Refah Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile ittifak yaparak (Kutsal İttifak) parlamentoda temsil imkanı bulan MÇP, siyasi tabanına ters düşerek Süleyman Demirel başbakanlığındaki DYP-SHP koalisyonuna hemen her konuda destek olmuş ve Muhsin Yazıcıoğlu öncülüğünde bir grup milletvekilinin partiden ayrılarak Büyük Birlik Partisini (BBP) kurmasıyla önemli bir dağılma yaşamıştır. Bu ayrılma süreci de yazımızın teziyle doğrudan bağlantılıdır. Çünkü, Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının temel ayrılık gerekçesi, partinin İslam’ı ve milletin manevi değerlerini temel alan bir milliyetçilik anlayışından kopmasıdır. Bu arada MÇP, yeniden MHP olurken tabana rağmen Demirel hükümetine verilen destek, Turgut Özal’ın vefatının ardından yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de devam etmiş ve Süleyman Demirel, DYP, SHP ve MHP’nin oylarıyla cumhurbaşkanı seçilmiştir. Tabana rağmen izlenen siyaset, 1995 seçimlerinde MHP’nin yüzde 8 oy alarak parlamento dışında kalmasında önemli etkenlerden birisidir. Ayrıca bu seçimlerde MHP’den milletvekili adayı olan emekli DGM başsavcısı Nusret Demiral’ın ezanın Türkçe okunması gerektiğine ilişkin çıkışını da kaydetmek gerekir.
1997’de Alparslan Türkeş’in vefatı, olaylı bir genel başkanlık seçiminin ardından kamuoyu tarafından pek tanınmayan Devlet Bahçeli’nin MHP genel başkanı olması, 1995-1999 yılları arasında yaşanan 28 Şubat süreci ve süreçte RP’nin ürettiği siyasetin milletin genel beklentileriyle uyuşmaması, çok farkına varılmasa da muhafazakar ve sağ siyasi kesim için MHP’yi bir alternatif haline getirmiştir. Genel ve yerel seçimlerin birlikte yapıldığı 1999’da MHP, pek çok MHP’li için de sürpriz olan yüzde 18 gibi bir oy oranına ulaşmış ve parlamentoda temsil edilen ikinci büyük parti olmuştur. Muhafazakar kesim tarafından büyük umutlarla seçilen MHP, 28 Şubatın ardından ülkeyi yönetmekte olan DSP-ANAP hükümetine dahil olmakla kalmamış, 28 Şubat sürecinin devamcısı ve tamamlayıcısı bir siyaset izlemiştir.
Bu dönemde MHP’liler başörtüsü, İmam-hatipler ve katsayı meselesi gibi muhafazakar kesimi öncelikle ilgilendiren meselelerde herhangi bir adım atılmamasında tek başına iktidar olamamaları gerekçesini öne sürmüşler; muhafazakar kesimi inciten pek çok yasanın çıkmasına ve pek çok uygulamaya da sessiz kalmışlardır. Hatta sessiz kalmanın ötesinde söz konusu yasalara ve uygulamalara ciddi ciddi destek olunması, MHP’nin kredisini muhafazakar kesimde çok kısa bir sürede tüketmiştir. Aslında bu siyaset, 1991-1995 yılları arasında Türkeş’in izlediği siyasetin devamı olarak kabul edilmelidir. Türkeş döneminde DYP-SHP hükümetinin desteklenmesi, Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanı seçilmesi; Bahçeli’nin başbakan yardımcısı olduğu DSP-MHP-ANAP hükümeti dönemindeyse 28 Şubat’ın uygulamalarına ve Süleyman Demirel’in görev süresinin uzatılmasına destek olunması, muhafazakar kesimin taleplerine kayıtsız kalınması ve elbette 2001 krizi, MHP’de tarihin tekerrür etmesine sebep olmuş ve 2002 seçimlerinde MHP yüzde 10 oy kaybederek tam da 1995’teki oy oranına geri dönmüştür.
2007’de cumhurbaşkanlığı seçiminin gölgesinde yapılan genel seçimlerde yeniden parlamentoya giren MHP, cumhurbaşkanlığı seçimini bir kriz olmaktan çıkartarak ve başörtüsü meselesinin çözümüne destek olarak hem geçmişten ders aldığı hem de milletin mesajını aldığı izlenimini kamuoyunda kısmen oluşturmuştur. Ancak yaklaşık iki yıldır, AK Parti’nin kapatılması davasına kayıtsız kalmanın ötesine geçerek destek olan -ki en önemli kapatma gerekçesi MHP’nin de destek olduğu başörtüsü meselesiydi-, herhangi bir siyaset üretmeyerek sadece hükümete muhalefet eden ve anayasa değişikliği gibi bir meselede bile kayıtsız kalmayı tercih eden bir MHP, yeniden milletten devlete ya da statükoya doğru hareket etmiştir. Bu hareketin bir sonucu olarak 12 Eylül askerî darbesinde partilerinin kapatılması, pek çok ülkücünün büyük acılar çekmesi MHP yönetimi tarafından görmezden gelinmiştir. Hatta darbe anayasasına karşı çıkarak yeni anayasayı destekleyen ülkücülerle bizzat genel başkan ciddi bir tartışmaya girmiş ve dolaylı olarak darbe anayasasına sahip çıkmıştır.
Türk siyasi tarihinin eski ve köklü bir partisi olarak MHP, millete doğru hareket ettiği, statükoculuğa ve tepeden inmeciliğe karşı milleti merkeze alan siyaset ürettiği sürece milletin teveccühünü kazanmıştır. MHP’den milletin beklentisi de bu yönde siyaset üretmesi olmuştur. Yoksa 1999 genel seçimlerinde ikinci parti olması MHP’nin izlediği hangi siyasetle açıklanılabilir? Hem genel siyasi tarihimizin sosyolojik okuması hem de MHP’nin kendi tarihi, sadece statükocuların hükümette olduğu dönemlerde hükümeti desteklemenin ve muhalefetteyken de yine statükocuların safında yer alarak milletin genel değişim taleplerini görmezden gelmenin ne MHP’ye ne de partinin dayandığı toplumsal tabana bir kazanç sağlamayacağını göstermektedir. Tam tersine bu durum MHP ile dayandığı toplumsal taban arasındaki mesafeyi daha da açacaktır.
(Dr. Mahmut H. Akın, Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü)