İngiltere’nin 2. Dünya Savaşı’ndan beri karşılaşmadığı koalisyon deneyiminin, ülkenin iki kutuplu siyaset tarzı ve ekonomik krize siyasi çekişmeler eklenmesi ihtimali göz önüne alındığında ne ölçüde istikrar getireceği tahmin edilemiyor. Ayrıca İngiltere’de seçim sonuçlarının parlamentoya yansımasında alınan oy oranı ile milletvekili sayısı arasında doğrusal bir ilişki bulunmayan dar bölge seçim sisteminin uygulanması önemli bir unsura işaret ediyor. 650 seçim bölgesinde en fazla oyu alan tek bir adayın parlamentoya girmeye hak kazanması sonucunda ülke genelindeki oy oranları ile parlamento dağılımı arasında farklılaşma ortaya çıkıyor.
Seçim propagandası döneminde bir ilk olarak iç siyaset, uluslararası ilişkiler ve ekonomi olmak üzere üç ana eksende düzenlenen televizyon programlarında karşı karşıya gelen üç liderin ortak konusunun ekonomi olduğu gözlendi. 1997 yılında 18 yıllık MP iktidarına son vererek iktidara gelen İP 2005 yılındaki seçimlerde oy kaybettiyse de küresel ekonomik kriz İP’nin iktidarını sarsan en önemli unsurlardan birine işaret etti. Küresel krizden ilk etkilenen ülke olarak bütçe açığı ve işsizlikle karşı karşıya kalan İngiltere’de ekonominin canlandırılması, bütçe açığının kapatılması ve temel kamu hizmetlerinin iyileştirilmesinin acil ihtiyaçlar olarak öne çıktığı söylenebilir. Yeni bir ekonomik model arayışındaki üç partinin harcama ve borçlanmanın azaltılarak tasarrufun artırılması ve kamu yatırımları yerine kamu kesintileri ve vergi artışlarına gidilmesinde birbirinden çok farklı yaklaşımlar sergilemedikleri görülüyor. İP 2014’e kadar bütçe açığının yüzde 50’den fazla azaltılması, ekonomik iyileşme için belirli kamu harcamalarında artışa gidilmesi, 1 milyon kalifiye işçiye istihdam yaratılması ve asgari ücretin artırılmasını vaat ederken MP’nin hükümetin ekonomideki ağırlığının hafiflemesi, kamu harcamalarının azaltılması, 5 yıl içerisinde bütçe açığının düşürülmesi ve yeni vergi politikaları gibi alanlara odaklandığı dikkat çekiyor. LDP ise kamu harcamalarının kısılması ve bütçe açığının hızla azaltılmasıyla gelir vergisi, konut vergisi, sermaye kazanç vergisi, yerel gelir vergisi ve bankacılık vergisi alanlarındaki düzenlemelerle vergi politikalarında değişikliğe gitmeyi öngörüyor. Bu çerçevede küresel ekonomik krizin İngiltere’ye verdiği zararın telafi edilmesinde her üç partinin ekonomi politikalarındaki hareket alanının sınırlı olduğu ve kapsamlı ekonomik tedbirlere ve güçlü bir siyasi iradeye ihtiyaç duyulduğu ifade edilebilmektedir.
Seçimlerde ekonominin yanı sıra göçmen konusunun ön planda olduğu görüldü. 2004 yılındaki Avrupa Birliği (AB) genişlemesinin ardından Doğu Avrupa’dan İngiltere’ye gelen göçmenlerin hem kamu hizmetlerinden yararlanması hem de ucuz işgücü olarak çalışmasının yarattığı rahatsızlıktan dolayı İP, 2008 yılında getirdiği puan sistemini devam ettireceğini açıklarken MP bu sisteme ek olarak AB’den gelen göçmenlere yıllık sınır konulması, zorunlu İngilizce eğitimi, gümrük polisi uygulamalarının düzenlenmesi ve sıkı vize denetimleri öngörüyor. LDP ise puan sistemini sürdürmeyi ve göçü az gelişmiş bölgelere kaydırmayı hedefliyor.
Dış politika alanında partilerin yaklaşımları birbirinden önemli farklılıklar içermese de AB konusunda keskin olmayan ayrışmalar dikkat çekiyor. İP lideri Gordon Brown pragmatik bir yaklaşımla özellikle ekonomik kriz döneminde AB’nin katkısını vurgularken MP lideri David Cameron, AB’ye mesafeli yaklaşarak AB içerisinde kalmak istediklerini ancak AB tarafından yönetilmek istemediklerini belirtiyor. Bu itibarla AB’ye yetki transfer eden antlaşmaların referanduma götürülmesi isteniyor. Ayrıca D. Cameron, Avro’ya hiçbir zaman geçmeyeceğini çünkü geçilirse vergilerin okullara ve hastanelere değil; Yunanistan’a yardım olarak gideceğini dile getirdi.[1] LDP lideri Nick Clegg ise AB’ye en ılımlı yaklaşan isim olarak AB’nin İngiltere için önemine değiniyor.[2] Her üç partinin de Türkiye’nin AB üyeliğine olumlu yaklaştıkları ileri sürülebilir.
Partilerin vaatlerinin ortaklaştığı noktanın “değişim” olduğu dikkat çekiyor. İP 13 yıllık iktidarında elde edilen kazanımların kaybedilmemesinden hareket ederken MP’nin “değişim” temasını merkeze koyan bir söylem benimsediği söylenebilir. Margaret Thatcher ile temsil edilen klasik muhafazakârlıktan farklılaşarak görece merkez sağa yakın, tutucu olmaktan ziyade halkın talep ve beklentilerine odaklanmak ve buna uygun politikalar geliştirmek ön planda tutuluyor. 2005 yılı seçimlerindeki başarısızlığın ardından parti başına gelen D. Cameron bu değişimi kişisel yaklaşımlarında da yansıtıyor. Conservatisme compatissant[3] olarak adlandırılan bu anlayış, klasik muhafazakârların aksine vergilerin düşürülmemesi ve ulusal sağlık hizmetleri ile eğitim sisteminin bu vergilerle karşılanmasını öngörüyor. Uluslararası kalkınma yardımları ve üçüncü ülkelere yardımlar savunulurken eşcinsellerin hakları ve çevre konusuna önem veriliyor. Bu itibarla D. Cameron’un muhafazakâr değerlere bağlılığını gösterirken modern bir söylem benimsediği düşünülüyor.[4]
Financial Times, Economist, Times, Sun, Daily Telegraph gibi gazetelerin desteğini alan MP’nin seçimlerden birinci parti olarak çıkması İngiltere’deki değişim beklentisinin öneminin altını çizerken seçmenlerin tek başına MP’yi ülkeyi yönetmeye yetkili kılmamasının temkinli yaklaşımın göstergesi olduğu dile getirilebilir. Buna ek olarak küresel ekonomik krizin İngiltere dışında da iktidardaki yönetimlerin yıpranmasına ve değişim vaat eden aktörlerin yükselmesine zemin hazırladığı ileri sürülebilir. Nisan ayında gerçekleşen Macaristan genel seçimi sonuçlarında da Hıristiyan Demokratik Parti ile ittifaka giden merkez sağ eğilimli Fidesz (Genç Demokratlar Partisi), 2002-2006 ile 2006-2010 dönemlerinde iktidar olan Macaristan Sosyalist Partisi’ne üstünlük sağlayarak hükümet kurmaya hak kazanmıştı. Avrupa’da küresel ekonomik krizden en fazla zarar gören ülkelerden Macaristan’da yaşanan resesyonun ardından muhafazakâr-milliyetçi eğilimli Fidesz lideri Viktor Orban, ekonomik canlanmayı sağlamak üzere yeni bir ekonomik kalkınma anlayışı geliştirileceğini belirterek seçmenlerden oy almıştı.
Küresel ekonomik krizde sıkıntılar yaşayan toplumların değişim talep etmesi son derece anlaşılır bir zemine işaret ederken değişimi gerçekleştirmek üzere harekete geçen aktörlerin küresel seviyedeki bu ve benzer sorunlara ilişkin siyasi kararlılık ve tutarlılıklarının birincil planda olduğu ifade edilebilir. Buna ek olarak küresel seviyedeki sorunlarla küresel ölçekte baş edilmesi için değişimi savunan aktörlerin küresel işbirliğine açıklığı ve diğer aktörleri de aynı yönde ikna etme kapasitelerinin önemi ortaya çıkmaktadır.
Zeynep Songülen-İnanç
--------------------------------------------------------------------------------
[1] http://www.lefigaro.fr/international/2010/04/29/01003-20100429ARTFIG00705-cameron-clegg-brown-le-statu-quo-.php
[2] http://www.abhaber.com/ozelhaber.php?id=6057.
[3] “Acıma hissi olan muhafazakarlık” anlamında kullanılıyor. http://www.lefigaro.fr/international/2010/04/30/01003-20100430ARTFIG00565-david-cameron-peut-il-encore-gagner-.php
[4] http://perspective.usherbrooke.ca/bilan/servlet/BMAnalyse?codeAnalyse=244