ENGLISH
07.02.2012
Ana Sayfa » Dış PolitikaGeri Dön «

Batı ve İslamofobia

07.05.2010 16:59:33

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Müslüman bireylere ve cemaatlere karşı beslenen önyargılar ve bundan kaynaklanan değişik dozajdaki düşmanlıklar, Avrupa ülkelerinde günden güne artmaktadır. Müslümanlar, kasıtlı veya yanlış politikalar sonucu kamusal yaşamda, gerek dinlerinden gerekse kültürlerinden dolayı ayrımcılığa uğramakta, adeta toplumsal hayattan soyutlanma ile karşı karşıya gelmektedir.

Bu durumu, kısaca “İslam'dan, Müslümanlardan ve onlara dair olan şeylerden duyulan kaygı ya da korku” diye tanımlayabileceğimiz İslamofobia kavramıyla adlandırmak mümkündür. Hem kamu otoritesi düzeyindeki hem de toplumsal düzeydeki bu İslam karşıtlığı politikalarının, 90’lı yıllardan sonra dünyada vuku bulan çeşitli siyasal olaylar sonucu tırmanışa geçtiği ve 11 Eylül sonrasında zirveye ulaştığı ise artık herkesçe bilinen bir gerçektir.
 
Geçmişten günümüze devam eden ve sistematik bir biçimde Müslümanları ve onların değerlerini hedef alan ayrımcı bir pratiğin oluşmasına yol açan bu gerçeklik, İslam dünyasında büyük tepkilerin oluşmasına neden olmaktadır. Ancak gerek İslam dünyasının değişik yerlerinde ve farklı zamanlarda açığa çıkan kitlesel tepkilere, gerekse Müslüman aydınların, entelektüellerin, gazetecilerin ve devlet adamlarının verdikleri tepkilere bakıldığında, sorunun yalnızca İslam'a hakaret boyutuyla ele alındığını ve bu ayrımcı pratiğin Hıristiyan teolojisine ve tarihine yönelik diğer önemli unsurlarının göz ardı edildiğini ve sorunun İslam'ı savunma sorununa dönüştürüldüğünü görmek mümkündür.
 
İslam dünyasındaki hâkim yönelimin, yalnızca İslam’a hakaret üzerinden geliştirilen apolojetik (savunmacı) bir retorik üretmeye odaklanması oldukça kaygı vericidir. İslamofobik temelli ayrımcı pratiğin, sadece İslam'ı savunma zemininde sorunsallaştırılması ve bu doğrultuda cevaplar (daha doğrusu refleksler) geliştirilmesi, İslam'ın Hıristiyanlık karşısında edilgen bir konuma düşmesine ve kendi rüştünü ispat etmek gibi bir yükümlülüğün altına girmesine yol açmaktadır. İslam-Terörizm ve Müslüman-Terörist kavramlarının eş anlamlı olarak kullanıldığı günümüz Batı jargonunun bir sonucu olarak, sürekli bir biçimde kendini savunmak durumunda bırakılan Müslümanların, bu savunmacı, açıklayıcı ve refleksif anlayışın bir adım ötesine geçerek Hıristiyanlığa ilişkin gerçekleri bütün yönleriyle ele almaları ve kendilerini "tanımlamaya" çalışanları tanımaya başlamaları gerekmektedir.
 
Bu türden bir başlangıç için kullanılabilecek en uygun zemin batı felsefesi ve onun tarihidir. Bir 'Doğulu' olarak 'Batı Felsefesi' üzerinde yoğunlaşacak olan okumalarımız sonucunda, kaçınılmaz olarak, zihnimizde bir takım problem alanları belirmeye başlayacaktır. Batı Felsefesi Tarihinin tek, evrensel, ilerlemeci, değişmeyen v.b. özellikleriyle bütün bir dünya tarihini ve uygarlıklarını temsil etme kabiliyetini kendinde bulmasının yarattığı problem bir yana, bu Tarih'in manipüle edilmiş bir Geçmiş Zamanlar Dilimine ait her şeyi (dili, dini, kültürü, tarihi, bilimi, sanatı) kendi doğal çevresinden bir kez kopardıktan sonra, 'Kadim Batı amacına' uygun bir şekilde kullanmasının- kullanma isteğinin yarattığı sorun dikkatimizi çekecektir. Bu nedensiz değildir. Bizim, ‘Kadim Batı Amacı’ diye ifade ettiğimiz değişmeyen hedefin içeriğini sayısız örnekleri arasında en iyi şekilde açıklayan Aziz Augustinus olmuştur: “Şimdilerde Hıristiyanlık denen şey insan türünün başlangıcından beri vardı; o denli eskiydi, ancak İsa ete büründüğünde, hakiki din haline geldi ve bu Hıristiyanlık diye anılmaya başladı.” Batının kadim amacının dünyayı ikiye bölen hiyerarşik parçalamasının ardından, hangi parametrelerle ve hangi paradigmaya uygun olarak dünyanın açıklanacağı anlaşılmıştı artık. Yaratıcı, Özgür, Eleştirel, Rasyonel Batı- Tembel, İtaatkâr, Tutsak, Despot Doğu. Eril Batı ve Dişil Doğu.
 
Bu parametreler yardımıyla kurulan Avrupa-merkezci bakış açısının öngördüğü model ise, Hıristiyan Batının Hıristiyan olmayan Dünya karşısında üstünlüğünü garanti edebilecek, meşrulaştırabilecek bir model olmalıydı. Bu model arayışının merkezinde Hıristiyanlığın olduğu su götürmez bir gerçektir. Hıristiyanlık Batı için Başlangıç'tan beri vardı (İncil'de geçtiği şekliyle). Hıristiyanlığın bu ezeli ve ebedi varoluşu, İsa'nın doğumuyla birlikte ampirik zamanın konusunu oluşturmaya başlamıştı. Hıristiyanlık hep vardı, İsa'nın ortaya çıkışıyla mekânda da varolmaya başlamıştı. Batı felsefesine içkin bu Hıristiyan ontolojisi bütün felsefi doktrinlerin örtük veya açık bir şekilde temel epistemolojisini belirlemiştir. İsa'nın doğumundan öncesine ya da sonrasına yönelik yapılmış araştırmaların, tarih yazıcılığının ve bilimsel disiplinlerin içeriği, sürekli olarak Hıristiyan dininin felsefi düzeyde haklı çıkartılmasına yöneltilmiştir. Hıristiyanlık, Antik Uygarlıkların analizinden mitolojik düşünceye, mitolojik düşünceden bilimsel düşünceye ve hatta sanata kadar her alanda belirleyici tema olmuştur. Bu bağlamda, Kilise tarafından kabul edilen ilk laik bilimin filoloji olması tesadüf değildir. Filolojinin yardımıyla dünyanın kategorik açıklaması, bilimsel(!) anlamda mümkün olmuş ve yeni yeni disiplinlerin ortaya çıkmasıyla da, bu durum giderek sistematik bir işleyişe kavuşmuştur. Bugün de 'Medeniyetler Çatışması' şeklinde ifade edilen ve dünyayı 'Suje-Batı'- 'Obje-Doğu' diye ikiye ayıran bu anlayışı tam olarak anlayabilmek için, bütün bir Batı Düşünce Tarihine ve bu tarihin merkezinde yer alan Hıristiyanlığa vakıf olmak gerekmektedir.
 
Unutulmaması gerekir ki, Kilise açısından Hıristiyanlık, kendi zamansal ve mekânsal varoluşundan bağımsız olarak, bütün bir felsefe tarihini kuşatan aşkın bir olgudur. En azından, günümüze gelmiş biçimleriyle birçok felsefi doktrinin, Hıristiyan teolojisinin eksik formlarından başka bir şey olmadıklarını söyleyebiliriz. Hermetizm, Gnostisizm, Platonculuk, Stoacılık, Yeni-Platonculuk,... Rönesans, Reform, Aydınlanma, Modernizm, Postmodernizm ve nihayet Medeniyetler Çatışması. Bütün bu öğretilerin her biri, bir diğerinin gelişmesiyle tez-antitez ilişkileri içerisinde oluşmuş tarihsel olgular olmasına karşın, hepsi birlikte tarih-üstü değişmeyen, sürekli bir hedefin araçları olmuşlar ve Hıristiyan Düşüncesi içinde özümsenmişlerdir. Aktüel Hıristiyanlık bütün bu kavramlara sahiptir. Adeta onları saklamıştır. Bu bir ortadan kaldırma durumudur, ancak yok etme değildir. (Hegel felsefesinde olduğu gibi).
 
Her öğreti daha üst düzeyde bir öğretinin içinde ve nihai anlamda Hıristiyanlığın içinde eriyerek kendi örtük varlığını günümüze kadar koruyabilmiştir. Bu durumun yanı sıra, Kıta Avrupa’sında ortaya çıkan faşizm ve nazizim gibi akımların da temellerini Hıristiyanlıkta görmek şaşırtıcı olmayacaktır. Bütün bu gelişmeler sonucunda, Hıristiyan-dışı dünya için bir medeniyet küçülmesi-aşağılaması-yanılsaması yaşamak ve çatışmaya sürüklenmek kaçınılmazdır. Bu kaçınılmaz sonucu Doğu adına var-eden Batının daha iyi anlaşılması için Hıristiyanlığı tüm görünümleri içinde tanımak zorunludur. Bize düşen, Hıristiyan Batı’nın bize biçtiği rolü oynamak değil, tam aksine, kendi söylemsel gücümüzü açığa çıkaracak ve Oryantalizmin söylemsel gücünü boşa çıkaracak bir sorumluluğu yüklenmektir. Ağlamak, feveran etmek ve basit tepkisellikler içinde debelenmek hiçbir zaman çare olmayacaktır.
 
(Ahmet Kızılkaya, SDE Asistan)



DIŞ POLİTİKA KATEGORİSİNDEKİ DİĞER HABERLER



SDE'de 10 Şubat 2012 Cuma günü saat 15.00'da Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'ın katılımıyla “Global Ekonomik Kriz ve Türkiye'ye Yansımaları ” başlıklı bir panel gerçekleştirilecektir...
07.02.2012 11:57:15

SDE'de TBMM Başkanı Cemil Çiçek'in katılımıyla “Yeni Anayasada Temel Sorunlar ve Çözüm Önerileri” başlıklı bir sempozyum gerçekleştirildi...
18.01.2012 16:50:48

SDE'de "Türkiye’de Yazılım Sektörü" konferansı gerçekleştirdi...
27.12.2011 15:57:29


<Şubat 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
303112345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728291234
567891011

Org. İlker Başbuğ'un tutuklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya