Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Kaşıkçı Cinayeti: “Söylemin Gücü” nün Boşa Düşmesi

Sinan TAVUKCU
30 Ekim 2018 10:35

“Söylemin Gücü” kavramını ortaya atan Fransız düşü­nür Michel Foucault’ya göre güç/iktidar ve bilgi, toplum yapısını temellendiren esaslı unsurlardır. Güç ve bilgi birbirinden ayrılmaz ikilidir. Gücü ellerinde tutan­lar bilgiyi de kontrol ederler, zira iktidarın gücünü koruması için söylemlere ihtiyacı vardır.

Foucault’ya göre söylem, gücün oluşturulma, tartışılma, kontrol ve dağıtımının aracıdır. Bilgi­yi elinde tutanlar tartışma ve söylemin de gündemini kontrol ederler ve böylece fiziksel ve hukukî olduğu kadar ideolojik bir güce de sahip­ olurlar.

Söylemler, iktidarın toplumsal düzen içinde oluşan odakları tarafından üretilirler. Foucault, iktidarın görünmeyen bir şekilde bireyin hayatının tüm kesitlerine yerleştiğini söyler ve bunun toplum içerisinde var olan çeşitli kurumlar sayesinde söylemsel birtakım pratiklerle yapıldığını açıklar. Söylem, bu odaklar tarafından karşı çıkılması mümkün olmayan bir tarihsel gerçeklik iddiasıyla sunulur. Söylem her yerdedir ve herkesi adeta esiri yapmıştır. Söylemi üretenlerin dahi onun dışında kalabilmesi mümkün değildir.

İktidar sahipleri söylemin gücü ile, kontrol altında tuttukları çevrelerin üretilen bilgi çerçevesinde tartışma ve görüşmelerini teşvik ederken, güç ve otoriteyi tehdit edebilecek alternatifleri dışlayıp mahkûm ederler.

Kaşıkçı Cinayeti ve Söylem

2 Ekim günü Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan İstanbul Başkonsolosluğu’na girdikten sonra kaybolduğu ve bilahare hunharca öldürüldüğünün ortaya çıktığı hadisede, Foucault’nun “söylemin gücü” teorisini her yönüyle hissetmek mümkündür.

İlk günden itibaren cinayetle ilgili dünya kamuoyuna sunulan ve tekrarlanan bilgiler/söylem aşağı yukarı şöyleydi: Washington Post yazarı gazeteci Cemal Kaşıkçı keskin bir Muhammed bin Salman muhalifi idi. Veliaht prensin Yemen ve Suriye politikalarını, iç politikasını yazı ve konuşmalarında eleştiriyordu. Kaşıkçı’dan hazzetmeyen prens onu ortadan kaldırmak için bir plan yaptı. Boşanma belgesi almak için İstanbul Başkonsolosluğu’na geleceğini öğrendiği Kaşıkçı’yı orada öldürmek üzere, Suudi Arabistan’dan uçaklarla 15 asker ve istihbaratçı gönderdi. Aralarında adli tıp uzmanı bile vardı. Önceden başkonsolosluğa gelen bu ekip, içeri giren Kaşıkçı’yı öldürüp testere ile parçalara ayırarak yok etti. Cinayet İstanbul’da işlenerek Türkiye’deki Suudi yönetim muhaliflerine Türkiye’nin kendileri için güvenilir bir ülke olmadığı gösterildi. Türkiye dünya kamuoyu önünde zor durumda bırakılmak istendi.

Tüm dünyayı aynı şekilde bilgilendirme ve tepki verdirtme gücüne sahip güç odağı sadece ABD olduğuna göre, Kaşıkçı hadisesinde söylemi de o belirlemiş olmalıydı. Nitekim, olay öğrenilir öğrenilmez -Kaşıkçı ne ABD vatandaşı nede cinayet ABD’de işlenmiş olmamasına rağmen- faillerinin ortaya çıkarılması özgürlükler ülkesi (!) ABD’den talep edilmişti.

Biçimsel olarak doğru takdim edilen bu olay hakkında çok az insan; bir muhalifi ortadan kaldırmanın pek çok yolu var ve dünya tarihi bunun örnekleri ile dolu iken Muhammed bin Salman neden kendisini töhmet altında bırakacak ve dünyaya rezil edecek vahşi bir cinayet tertiplesin ve tüm dünyanın bu cinayeti görmesini istesin, üstelik Suudi Arabistan’a daha fazla yatırımcı çekmek, uluslararası kuruluşlarla ilişkileri kuvvetlendirmek, Krallığa güvenli ve kârlı projeler kazandırmak amacıyla, uzun süredir hazırlığı yapılan ‘Çöl Davosu’na 20 gün kala niye bu cinayeti işlesin diye sorduğunda çoğunluk, bu adam aptal ve cani ruhlu, her şeyi yapar, bundan sorumlu bir devlet adamı gibi davranmasını mı bekliyorsunuz diye cevap veriyordu. Söylemin gücü o kadar etkiliydi ki, sunulan bilgileri sorgulayanlar hemen mahkûm ediliyordu. Yafta hazırdı; Körfezden mi yemleniyorsun?

Söylemin gücü en fazla Türk kamuoyunda hissedildi. Zira, 21 Haziran 2017’de Muhammed bin Salman’ın Kraliyet Divanı kararı ile Prens Muhammed bin Nayef’in yerine veliaht ilan edildiğinden itibaren Türk medyasında ardı arkası kesilmez biçimde Muhammed bin Salman aleyhtarı haberler yapılmaya başlandı. 31 yaşındaki prensi daha önce kimse tanımazken kısa sürede Türk halkının en nefret ettiği siyasi figür oluverdi. Haberlere yapılan yorumlar prensi aşıp bütün Arapların küfür ve nefretten payını aldığı platformlara döndü. Nefret o kadar büyüdü ki, hac ve umre yapmanın caiz olup olmadığı dahi konuşulmaya başlandı.

2013’te Guta’da kimyasal silah kullanarak çoğu çocuk 1300 vatandaşını zehirleyen, yüzbinlerce kişiyi katleden Beşar Esed, Mısır’ın seçilmiş cumhurbaşkanı Mursi'yi darbe ile deviren, bu sırada Tahrir Meydanı'nda 6 bin kişiyi kurşun yağmuru altında öldürten Sisi hakkında bile böyle yayın yapılmamıştı.

Eş zamanlı olarak Suudi Arabistan medya ve sosyal medyasında da Türkiye aleyhtarı kampanyalar başlatıldı. İki ülke halkının birbirinden nefreti için elverişli söylem hazırlanmıştı.

Nefret o kadar büyüktü ki, prensin Vatikan'a Medine'de bir kilise yapma izni verdiği bile sorgulanmadan Türk medyasında manşet haber olarak yer aldı. Harameyn bölgesine Müslüman olmayan birisinin girmesi bile yasakken bu kilise kim için yapılacaktı? Uydurulmuş olduğu ortaya çıkan bu haberin tartışılmadan kabul edilmesi söylemin gücünün testi idi. Söylem başarıya ulaşmış, Türk kamuoyu Suud ve Muhammed bin Salman üzerinden yapılacak her operasyonu sorgulamadan kabul edecek hale gelmişti.

Söylem neyi örtüyordu?

Cemal Kaşıkçı’nın kaybolduğu günün ertesi günü, 3 Ekim’de bir mitingde konuşan ABD başkanı Donald Trump, "Kral Salman'ı severim, ama ona dedim ki; Bak Kral, biz seni koruyoruz. Biz olmazsak iki haftaya burada olmayabilirsin. Kendi ordunun bedelini ödemelisin, ödemeye mecbursun" sözleriyle Suud Kralını tehdit ettiğini açıklamıştı. Trump, tahtta kalabilmesi için Kral Salman'dan ABD'ye ekstra ödemeler yapmasını istiyor, yerine getirmediği takdirde başına örülecek çorabı ihtar ederek iki hafta içinde tahtından edilebileceğini ilan ediyordu. Analizcilere göre Trump, Kral Salman’ı cinayetten üç gün önce, cumartesi günü aramıştı.

Tehditle Suud'dan para sızdırmak ya da paralarına el koymak ABD'nin öteden beri uyguladığı bir yöntemdi. Bazı gazeteciler, ABD’ye Büyük Ortadoğu projesini hayata geçirme fırsatı veren 11 Eylül saldırıları ile Kaşıkçı cinayetinin işleniş biçiminde müthiş bir benzerlik bulunduğunu, bu cinayetin bir şantaj malzemesi oluşturmak için tertip edilmiş olabileceğini ikna edici biçimde yazıyorlardı. (*)

11 Eylül 2001 saldırılarının faili ilan edilen 19 kişiden 15'i Suudi Arabistan vatandaşı idi. Saldırının üzerinden 15 yıl geçtikten sonra, 2016 yılında kabul edilen JASTA (Justice against Sponsors of Terrorism Act) yasası ile, 11 Eylül saldırısına katıldığı iddia edilen Suud vatandaşlarının Amerikan halkına verdiği zarar bahane edilerek Suudi Arabistan’ın ABD’deki 750 milyar dolar tutarındaki tahvili bloke edilmiş, Suudi Arabistan şantajla ABD’den yüz milyarlarca dolarlık silah alımına mecbur edilmişti.

Muhammed bin Salman yaptığı açıklama ile Trump’un talep ettiği ödemeyi reddetti. Kamuoyu, Suudi Arabistan’ın ödeme yapmaya nasıl mecbur edileceğini merakla bekliyordu.

Bu sırada yine 15 Suud vatandaşı sahneye çıktı. Vahşi katliamı gerçekleştirecek bu katiller topluluğu, kendilerini kameralara göstere göstere, iz bırakmaya özen göstererek Türkiye’ye girdiler. Failler, Muhammed bin Salman’ın yakın çevresinde bulunanlardan seçilmişti. Bütün deliller öldürme talimatını Muhammed bin Salman’ın vermiş olması gerektiğine işaret ediyordu.

Söylemin boşa çıkması

Modern uluslararası sistemin hegomonik güçleri, mevcut güç dengesine bozucu etki etmedikleri sürece, egemen devletlerin iç hukukuna karışmaz, kendi vatandaşlarına uyguladıkları insan hakları ihlallerini umursamaz ve egemenlik hakkının kullanımı olarak görürler. Despotik yönetimler, bu güçlerin kurduğu uluslararası dengeyi besledikleri sürece müsamahaya mazhar olurlar. Bu işleyişi, insan haklarının yerlerde süründüğü Suriye, Mısır, İsrail, Myanmar gibi pek çok örnekte görmek mümkündür.

O halde, ABD ve İsrail ile çok yakın ve müttefik olduğu söylenegelen Suud’un veliaht prensi Muhammed bin Salman neden birden dünyanın nefretini kazanan bir katile dönüştü? Ne değişti de, cinayetin azmettiricisi olarak mahkûm edilmesi isteniyordu?

Bilinen o ki; Suud Devleti ABD’nin tehditle para koparma, ARAMCO hisselerinin New York Borsası’nda ABD firmaları eliyle halka arz edilmesi, İsrail’in “Yüzyılın Barışı Projesi” ne destek ve Arap NATO’su oluşturma girişimlerine direniyor, Çin’in İpek Yolu Projesi’ni engellemeye yönelik ABD politikasının aksine bu projeye yatırım yapıyor, veliaht prens beklentilere uygun davranmıyordu. Elbette ki veliaht prensin kendi halkı nezdinde tasvip görmeyen iç ve dış politika uygulamaları da aleyhindekilerin elini güçlendiriyordu..

ABD ve Batılı devletlerde, global finans çevrelerinde cinayetten Muhammed bin Salman’ın sorumlu tutulması eğilimi güçlü görünmektedir. ABD’de, mevcut veliahtın yerine ABD ulusal çıkarlarına daha fazla hizmet edecekleri yüksek sesle değerlendirilen eski veliaht Muhammed bin Nayef ya da Suudi Arabistan’ın Washington elçisi olan Halid bin Selman’ın veliaht ve kral yapılmasının konuşuluyor olması, cinayet tertibinin ve buna dair söylemin söz konusu değişikliği gerçekleştirmek üzere, bir kurgu olduğu kanaatini güçlendirmektedir. Yani, Muhammed bin Salman’ın hedef, Cemal Kaşıkçı’nın kurban seçilmiş olması yabana atılır bir iddia değildir.

Olayın başından beri takipçisi olan Türk Devleti, eski Türkiye döneminde uğradığı benzer Gladyo operasyonlarının tecrübesi ile, cinayete dair ilk günden yaygınlaştırılan söyleme itibar etmemiştir. Nitekim 1993 yılında ünlü Türk gazetecisi Uğur Mumcu’da bombalı bir suikastle öldürüldüğünde İran cinayetin faili olarak gösterilmiş ve bu cinayete dair bilginin/söylemin ABD-NATO çıkarlarına hizmet edecek şekilde, İran-Türkiye düşmanlığını tırmandırdığı unutulmamıştır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin olarak grup toplantısında açıkladığı üzere, Türk Devleti bu olayda başka devletlerin de rolü ve dahli olduğunun tespit etmiştir.

ABD ve Batılı devletler ile global finans çevrelerinin, petrol zengini Suudi Arabistan’da menfaatlerini maksimize edecek bir veliaht/kral değişikliğine gitmek istedikleri görülmektedir. Bu değişiklik talebi, kendisine siyaseten muhalefet eden bir gazeteciyi testere ile kestirerek yok eden bir veliaht prensin indirilmesi ve cezalandırılması söylemi ile meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Hunharca işleniş biçimini öne çıkararak vicdanları esir alan söylemin gücü, akıl ve basiretin öne çıkarılması, büyük güçlerin niyetlerinin ortaya çıkması ile etkisiz kalmaya başlamıştır.

(*) Ergün Diler, "Aynı tezgah" https://m.takvim.com.tr/yazarlar/ergundiler/2018/10/24/ayni-tezgah