Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Sınırdaş ve Hemsâye

Muhammet Savaş KAFKASYALI
13 Ekim 2018 09:34

Modern Uluslararası Sistemin bir devleti tanıması için evvelâ o devletin kendini tanımlaması gerekir. Şayet bu tanım uygun bulunursa o devlet tanınır. Tanımlamak, sınır çizmektir. Sınır çizmek, kendi egemenlik alanını belirlemek, içeride olması gerekenleri içeriye almak ve dışarıda kalması gerekenleri dışarıda bırakmak demektir. Ulus-devlet, kendi sınırlarını çizer, bu sınırlar içinde ben egemen olacağım der ve bu egemenlik alanı kabul edilirse tanınır. Bu sebepledir ki, devletin tanınması yani uluslararası sistem nezdinde meşruiyet kazanması kendisi için yaptığı tanımlamaya bağlıdır.

Kelimeler ve kavramlar için tanım yapmak nasılsa devletler için de öyledir. Tanımlamak, tanı(n)mak içindir ve tanımsızlarla yapılmaz. Tanımın tanımlayabilmesi için tanımlılarla yapılması gerekir. Bir kelimenin tanımı, anlamı bilinmeyen başka kelimeler kullanmadan, sadece anlamı bilinen kelimelerle yapılır. Devletlerin kendilerini tanımlaması için de tanınan unsurlar kullanılmalıdır. Tanınan unsurları ise tanıyanlar belirler. Tanıyanlar ya da tanıyacak olanlar, sistemin yapısını inşa edenler ve işleyişini kontrol edenlerdir.   

Türk-İran sınırı, Modern Uluslararası Sistemin, ulus-devletin ve onun en kıymetlisi olan ulusal sınırın veya kesinleştirilmiş devlet sınırının milâdı sayılan 1648 Westphalia Barışından evvel belirlenmiş ve bugüne kadar da değişmemiştir. 17 Mayıs 1639 tarihli Kasr-ı Şirin Antlaşması* ve Türk-İran sınırı bu hâliyle bir simge sayılmalıdır. Zira günümüze kadar değişmeden gelmiş olmasına rağmen sadece iki ulus-devletin sınırı değildir. Ulus-devletin doğuşundan evvel belirlenmiş ve Osmanlı Devleti ile Safevî Devleti arasındaki sınırdır aynı zamanda. Bu hâliyle de sadece modern devletin mutlak egemenlik alanını gösteren, devleti tanımlayan ve böylece içeride olması gerekenleri içine alan, dışarıda kalması gerekenleri dışarıda bırakan bir sınır değildir.

Eskiden bilhassa bizim için sınırlar, içeridekini dışarıdakinden tamamen ayırmaktan, içerideki üzerinde mutlak egemenlik hakkını göstermekten, devletin tanımı sayılabilecek bir kimlik unsuru olmaktan ve bu nedenle duvarlarla, tellerle sıkı sıkıya korunan kesin çizgilerden ziyade, devletlerin genel hatlarını belli eden, hâkimiyetinin kabaca hududu ve aşmaması gereken haddi idi. Nitekim içindekilerle dışındakilerin, başka hanlar / hakanlar / sultanlar / hanedanlar tarafından yönetilmesinden gayrı hiçbir farkının olmadığı toprakların sınırlarıydı.

Kasr-ı Şirin Antlaşması ile çizilen sınırlar dahi böyle idi. Sınırın bir tarafında bulunanlar ile diğer tarafında kalanlar elbette birbirinden pek farklı değildi. O zaman da iki tarafın ayniyetini ve işbirliğini kendileri için fevkalâde zararlı gören, iki tarafın farklılaşmasını isteyen ve hükümdarlara bu doğrultuda adımlar atmalarını salık verenler var idi. Ancak o vakitten bugüne kadar zaman zaman farklı hayaller kurup, hudbîn arzularla iki tarafın ayniyeti ya da yakınlığı için hayırhah olmayan düşüncelere kapılıp bu sınırları iki ulus-devletin sınırları gibi başkalığın / özgeliğin / yadlığın timsali kılmaya çalışanlar olsa da sınırlar hem maddeten / şeklen hem de mânen değişmemiştir. Sınırın Türk tarafıyla İran tarafı Modern Uluslararası Sistemin sınırdaşı değil, kadim kültürümüzün muazzam değerler yüklediği komşusu olagelmiştir.  

Farsçada benim en sevdiğim iki kelimeden biri, ‘komşu’ kelimesinin Farsça karşılığı olan ‘hemsâye (همسایه)’ kelimesidir. Hemsâye kelimesinin tam karşılığı ‘gölgedaş’tır. ‘Sâye’ gölge demektir, hemsâye ise gölgedaş. Aynı gölgenin altında olanlar komşudur yani. Elbette sınırdaş, aynı gölgenin altında olmayı ifade edebilemez. Hemsâye’de aynı gölgenin altında olanların altında oldukları gölgenin anlamı ve değeri var, birlikte olmanın beraberinde getirdiği hukuk var ve nihayet bizatihi birlikte olmak var. Sınırdaş’ta ise zaten ayrılmış olmak var, ayrışmak var ve ayrılığın timsali sınırlar ile farklılığını göstermek var.

Benim en sevdiğim Farsçadaki ikinci kelime ise ‘Hüda (خدا)’ kelimesidir. Hüda kelimesi, kök anlamı itibariyle ‘hud’ (خود) ve ‘ay’ (آمدن - آی) kelimelerinin birleşiminden müteşekkil, ‘kendi gelen’ demektir. Tanrı için kullanılan bu kelime, Allah’ın kendi kendine gelişine, varlığının kendinden oluşuna, yani yaratılmamış olmasına atıftır ki, kelime seviyesinde dahi harikulâde bir anlayışı göstermektedir.      

İnsanı insana yakın eden, ne kadar engel olsa dahi birlik olmasını sağlayan veya ıraklaştıran, somut çizgilerle, sınırlarla ayrılmasa bile birbirine uzaklaştıran zihniyettir. Öncelikle zihniyet birliğidir, katı ulus-devlet sınırlarıyla ayrılmış olan Avrupa devletlerini birlik oluşturmaya sevk eden. İkincisi ve belki de daha mühimi ise ortak zihniyet karşıtlığıdır. Zihniyet birliğine kendi bilinci ve zihniyet karşıtlığına da öteki algısı diyoruz. Avrupa Birliği’nin kurulmasına temel oluşturan düşünce ortak öteki algısıdır ki, bu aynı zamanda uluslararası ilişkilerin de belirleyicidir.

Modern Uluslararası Sistemin yapısını inşa eden ve işleyişini kontrol eden Batılı zihniyet ya da Batının kendi bilinci, sistemin işleyişini kendi çıkarları ve amaçları için hayatî görerek sistemin gereklerini toplumların ve bütün dünyanın mecburiyetleri gibi göstermeyi başarmış, bu minval üzre sistemin işleyişi günümüze kadar süregelmiştir. Lâkin elan, bir taraftan bu kurgu anlaşılmış, diğer yandan da bu kurgusal sistem işleyemez olmuştur. Nitekim bizimle aynı zihniyete sahip olanlar, sistem için yani Batı için öteki olanın bizzat kendisi olduğunu ve artık kendi zihniyeti ile donanıp kendi bilinciyle hareket etmesi gerektiğini, Modern Uluslararası Sistemi öteki bellemekten başka yolun doğru olmayacağını anlamış durumdadır.

İmdi Türkiye ve İran, ortak zihniyete sahip olduğunun şuuruyla, aynı kendi bilincinin yani üst birimin iki alt birimi olarak, İslâm’ın gölgesi altında gölgedaş bir şekilde Hüda’nın buyrukları doğrultusunda, ortak ötekiye karşı işbirliği yaparak daha kavi olacaklarını bilmektedir. Yapmak istedikleri işi birleyip, işbirliği yaparak kendi zihniyetlerini koruyabileceklerini, aksi takdirde bütün vasıtalarıyla kendi işleyişi için zararlı ve tehlikeli gördüğü her türlü yapıyı öteki gören sistemin diğerileştirdiklerinden hatta kendileştirdiklerinden olacaklarını görmüştür.

Modern Uluslararası Sistemin temel birimleri olan ulus-devletin fevkinde, sistemin standartlaştırdığı ulusal çıkarlardan âli menfaatlere sahip devletler olan İran ve Türkiye, farklılıklarını görmezden gelebilecek kadar ortaktır. Her şeyden evvel gölgesi altında oldukları zihniyetleri ve aynı Hüda’ya imanları ortaktır. Bu hemsâyelerin ortaklığı ve işbirliği kendilerine fevkalâde faydalı ve ortak ötekileri için de bir o kadar zararlıdır. Bu zarar ise bugün tam da verilesi bir zarardır.

 


 

 

* Antlaşma, Kasr-ı Şirin civarındaki Zohâb mevkiinde bulunan Osmanlı karargâhında imzalandığı için bu tarihî belgeye Kasr-ı Şirin Muahedesi denmiştir. Bu tarihî belgeyi Türk tarafını temsilen Veziriâzam Serdar Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Iran tarafını ise olağanüstü yetkilerle gönderilmiş murahhas Saru-Han ile elçi Muhammed Kulu Han imzalamıştır.

14 Muharrem 1049/17 Mayıs 1639da Osmanlı Devleti ve Safevî Devleti arasındaki Kasr-ı Şirin Barış Antlaşması ile Bağdad tarafından hudut, Bedre, Cessan, Hanikin, Mendeli, Derne, Dertenekten Sermenel mevkiine kadar olan ve burada Caf aşiretinin bazı kabileleri ve Zincir Kalesi’nin batısındaki köyler ve Şehrizor yakınındaki Zâlim Ali Kalesi civarı Osmanlı Devletinde kalacaktır. Bundan başka kuzey hududundaki Kars, Ahıska ve Van, Şehrizor, Bağdad ve Basra hudutlarına Safevîler tarafından kesinlikle taarruz edilmeyecektir. Zincir Kalesi, Van hududundaki, Kotor, Makü, Kars taraflarında olan kaleler her iki tarafça yıktırılacaktır. Böylece Bağdad, Basra, Şehrizor havalisi olan Irak-ı Arab Osmanlı Devletinde, Revan Kalesi ise Safevîlerde kalmıştır.

Kasr-ı Şirin Antlaşması ile belirlenen sınırların, daha sonra Türkiye Irak’ı, Iran da Revan’ı kaybettiği için yalnız Türkiye–Iran arasındaki kısmı kalmıştır.

Kasr-ı Şirin Antlaşması hakkında geniş bilgi için bkz: İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Türkiye Yayınevi, cilt III, İstanbul, 1948; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, cilt III/I, 5. Baskı, TTK Basımevi, Ankara, 1988; Mücteba İlgürel, “IV. Murad”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, cilt X, Çağ Yay., İstanbul, 1989, s.449-488; Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, Ötüken Neşriyat, cilt II, İstanbul, 1994; Recep Kılıç, “Osmanlı-İran Arasında Kasr-ı Şirin Barış Antlaşması (1639)”, Türk Kültürü, yıl XXXIX, S. 460, Ankara, 2001, s. 479-493; Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İbnü’l-Emin, Hariciye Tasnifi, Sıra No: 18; Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Name-i Hümâyûn Defteri, No. 7.