Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : info@sde.org.tr
“Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü” Paneli
Stratejik Düşünce Enstitüsü’nde 3 Aralık’ta “Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü” konulu panel Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Beşir Atalay’ın katılımıyla gerçekleştirildi. Toplantıda Karadeniz Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yusuf Şevki Hakyemez, SDE İç Politika ve Demokratikleşme Programı Koordinatörü Dr. Murat Yılmaz, Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hüseyin Yayman, SDE Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay ve SDE Uzmanı Doç. Dr. Hamit Emrah Beriş tarafından kaleme alınan “Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü (2002-2012)” başlıklı kitap tanıtıldı.
03 Aralık 2012 15:27
Toplantı SDE Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay’ın konuşması ile başladı. Aktay’ın konuşmasında şunları söyledi:
 
Aktay: “Rapor, Demokratikleşme Yolunda Bir Tür Bilanço Çalışması”
 
“Sayın Başbakan Yardımcısı, Kamu Güvenliği Müsteşarı, SDAV’ın değerli başkanı ve mensupları, değerli misafirler, basının değerli temsilcileri AK Parti’nin iktidara gelişinin onuncu yılı dolayısıyla düzenlediğimiz ve demokratikleşme yolunda bir tür bilanço çalışmasını ortaya koymaya çalıştığımız raporumuzun ele alınıp tartışılacağı toplantımıza hoş geldiniz.”
 
“AK Parti on yıldır iktidarda. On yıllık tek başına iktidar süresi bundan önce bir tek Demokrat Parti’ye nasip olmuştur. AK Parti’nin önündeki hükümet süresi daha şimdiden DP’yi de geçerek bu alanda da bir ilk olacağını gösteriyor. AK Parti’nin on yıldır iktidarda yaptıkları veya yapmadıkları bir çok açıdan bu panelde değerlendirilecektir. En önemli değerlendirme konularından biri de demokratikleşme sürecine olan katkısıdır.”
 
“Bugün için “demokratik açılım” diye konuşulan sürecin ne zaman başladığı sorusunu sormak, doğrusu, onun Kürt sorunu parantezine sıkışıp anlamını yitirmesine karşı alınması gereken bir tedbir olmalı. Bu tedbiri almak önemli, çünkü demokratik açılım Kürt sorununun parantezine alınırken bir yandan Kürt sorunu adına ortaya konulanların önemi azımsanıp küçümsenmekte bir yandan da bütün yapılanların münhasıran bir sorun çerçevesinde harcanması hedeflenmektedir.”
 
“Gerçekten de, Türkiye’nin demokratik açılım programı ne zaman başladı? 2009 yılının Ağustos ayı, yani Devlet Bakanı Sayın Beşir Atalay’ın Kürt sorununun kapsamlı bir çözümü için ilan ettiği paket, demokratik açılım için milat sayılabilir mi? Şayet demokratik açılım o tarihte başladıysa ondan önce yapılan ve askeri vesayeti adım adım gerileten bir dizi uygulama, AB uyum paketleri, Kürt sorununun adının konulması, darbelerin, derin güçlerin ve faili meçhullerin üzerine gidilmesi ve bu yolda paradigmatik bir değişimin yaşanması ne ifade ediyordu?”
 
“Doğrusu, Kürt sorununun çözümü için Ağustos 2009 tarihinde ilan edilen adımlar hükümetin çok daha önceden beri başlatıp devam ettirdiği demokratikleşme programı ile karşılaştırıldığında o kadar da büyük adımlar sayılmazdı.”
 
“Açıkçası bu tarih, Kürt sorununa doğrudan değinen bir paketin devreye sokulmasını mümkün kılan bir zemini de işaret ediyordu. Peki bu zemin baştan beri orada öylece hazır mı duruyordu? O zemin hazır duruyorduysa bundan önce neden hiç kimse o zemin üzerinde benzer adımlar atmaya teşebbüs etmedi, teşebbüs etmeyi aklından bile geçirmedi?”
 
“Bir açıdan bakıldığında Türkiye’nin demokratikleşmesi 1946 yılından beri devam eden bir süreç. Toplumun geniş kesimlerinden bu yönde talep ve baskı olmasına karşılık bu süreç sancısız gerçekleşmemiş hatta onu zorlayan talepler kadar ona karşı direnen güçlerin aksatmalarına daha fazla maruz kalmıştır. Süreç o yüzden başladığı günden beri defalarca doğrudan askeri müdahale, sayısız miktarda da vesayetçi gözetimin ve denetimin baskısı altında ilerlemiştir.
 
“2002 yılında iktidara gelen ve on yıldır ülkeyi idare eden AK Parti zamanında demokratikleşme alanında çok önemli adımlar atıldı. Örneğin, ilk defa bu dönemde askeri vesayete doğrudan son verilmiş, asker-sivil ilişkileri için olması gereken çizgi işaret edilmiştir. Tabii ki, halen bu çizginin belirsiz kalmış yerleri vardır. Askeri vesayet düzenine tekrar dönmemek için halen demokratikleşme alanında yapılması gerekenler vardır. AK Parti iktidarı döneminde demokratikleşme sürecinde atılan adımlar, halen süreci tamamlamamış olsa da,  başka dönemlerdekilerle karşılaştırılamayacak kadar derin ve kararlı adımlar olmuştur.”
 
“Dolayısıyla 2009 yılında Kürt sorununun çözümü için adım atmayı, Kürt sorununun adını adınca koymayı, bu çerçevede bir tartışma açmayı, bu tartışmada her şeyi söyleyebilmeyi mümkün kılan zemin çok önceden hazırlanmaya başlanmıştı. O kadar ki, bu tarihte atılan adımlar ancak önceden yapılmış olan bu gerçek atılım ve açılımlar sayesinde mümkün olabilmiştir.”
 
“AK Parti’nin İktidara Geliş Tarzı Büyük Bir  Büyük Demokratikleşme Hamlesidir
 
“Aslında AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana siyasal mücadelesini toplamda demokratikleşme bağlamında değerlendirmek mümkün. AK Parti’nin iktidara gelişi, geliş tarzı ve söylemi genel olarak bir büyük demokratikleşme hamlesidir. Çünkü 2002 seçimlerini kazanması, o zamana kadar kendisine karşı bütün anti-demokratik vesayet unsurlarının yığdıkları barikatları aşmasıyla mümkün olmuştur. “
 
“2002 seçimlerine girildiğinde kendisinden önce kapatılmış iki partinin ardından kurulmuş olan AK Parti hakkında da bir kapatma davası vardı ve lideri siyaseten yasaklı olduğu için milletvekili seçimlerine girememişti. Türkiye’de demokrasi yokluğu toplumun bütün kesimlerini mağdur etmiş ve etmektedir. O yüzden demokratik açılımlar sadece toplumun belli bir kesimi için değil herkesi rahatlatmaktadır. Nitekim bugün demokratik açılımlar bütün vatandaşların hayatında ifade ve demokratik özgürlükleri geliştirirken Kürtleri veya Alevileri dışarıda bırakıyor değildir. Kürtler de Aleviler de, dindarlar da gelişen ifade özgürlüğü ve demokrasi seviyesinden faydalanmaktadır.”
 
“Uygulanan demokratikleşme paketleri sayesinde bugün tartışılmayan, ele alınamayan, savunulamayan hiç bir tez kalmamış durumda. Askeri vesayetin geriletilmesi, faili meçhullerin üzerine gidilmesi, yargının demokratikleşmesi, sonuçlarından sadece muhazafakar kesimlerin değil başta Kürtler olmak üzere bütün toplum kesimlerinin faydalandığı açılımlardır.”
 
“Buna karşılık, bugün Kürtleri de bu ülkenin eşit ve mutlu vatandaşları haline getirmeyi hedefleyen açılımların yine bizzat Kürt siyasetçiler tarafından yeterince takdir edilmiyor olması başlıbaşına bir sorundur. Açılımın Kürtleri de ilgilendirmesi veya onları da memnun etmesi için bütün paketlerin adres kısmına “Kürtlere” diye yazması gerekmiyor.”
 
“Vatandaşlar Birbiriyle Eşit, Devletin Sahibi ve Ortağı Olarak Değerlendirilmektedir”
 
“Kuşkusuz Kürtler için de Aleviler için de toplumun diğer kesimleri için de hala atılması gereken adımlar vardır. Ancak atılacak adımlar ne olursa olsun, atılmış bir büyük adımın karşısında son derece cılız kalacaktır. Atılmış olan büyük adım devletin inkarcı ve efendi tavrının terkedilmiş olmasıdır. Bu çok açık bir paradigma değişimidir. Paradigma artık bütün vatandaşların birbiriyle eşit, devletin sahibi ve ortağı olarak değerlendirilmesini öngörüyor.  Bu paradigmada devlet artık vatandaşın efendisi değil, vatandaşı için ve vatandaşı tarafından var kılınan, meşruiyeti de vatandaşların sözleşmesiyle oluşan bir yapıdır.”
 
“Burada demokratik açılım kavramını, 2009 yılında ve münhasıran Kürtlere yönelik olarak başlatılmış bir süreç olarak almaktansa; 2002 yılından itibaren AK Parti’nin iktidara geldiği tarihten itibaren uygulanan bir çok politikayı uhdesinde barındıran bir siyasi paradigma olarak almaya çalıştık. Kuşkusuz AK Parti’den önce de Türkiye’de bilhassa 1950 yılından beri başlamış bir siyasi açılım iradesi vardır. Bu açılımın yanısıra Türkiye toplumunun da bir yandan sınırları zorlayan bir sosyolojik gelişimi ve bu toplumsal gelişmenin barındırdığı güçlü dinamikleri vardır. AK Parti’nin iktidara gelişi bu dinamiklerden büyük ölçüde beslenirken, kendi iktidar döneminde bu dinamiklerin devletle, merkezle bütünleşmesi yolunda da çok önemli açılımlar getirmiştir. Bu açılımlar daha önce de söylediğimiz gibi sadece yasal düzenlemelerle sınırlı olmamış, aynı zamanda sözkonusu sosyolojik dinamiklerin sosyal ve siyasal politikalarla daha da güçlendirilmesi şeklinde olmuştur.”
 
“Kürt meselesinde asıl büyük açılım paradigmanın dönüştürülmesi olmuştur. Her şeyin konuşulabildiği, inkar politikalarının tamamen bittiği bir düzeyde Kürt meselesinin mahiyeti açıkça değişmiştir. Bu açıdan bakıldığında bugün demokratik açılımın Kürtlerle ilgili kısmında şu veya bu adımın atılmış veya henüz atılmamış olmasından çok daha önemlisi böyle bir konunun tartışılabiliyor, gündeme mümkün bir adım olarak gelebiliyor olmasıdır. Bu kuşkusuz her şeyin bittiği anlamına gelmiyor ama bu düzeyin bir paradigma değişikliği düzeyi olduğunun altı çizilmeli ve asıl gerçek açılımın bu olduğu vurgulanmalıdır.”
 
“Demokratik açılımın çok dar bir çerçevede münhasıran Kürtlerin adresine teslim adımlar olarak değerlendirilmesi son on yıldır aslında Kürtlerin de diğer toplum kesimlerinin de yararlanmakta olduğu büyük demokratik iyileştirmeleri gözardı etmek anlamına geliyor. Ne yazık ki, demokratik açılım paketi üzerinde gerçekleşen yoğunlaşma ve odaklanma şimdiye kadar yapılmış olanları adeta unutturmaya veya yapılacak olan her şeyin belli bir marka altında yapılması beklentisini doğurdu. Oysa demokratik açılımın bir paradigmatik dönüşümün bir gereği olduğu ve bu kapsamda yapılacak her şeyin bütün vatandaşları ilgilendirdiği de vurgulanmalıdır.”
 
“Demokratikleşmenin Sosyolojik Zemine İhtiyacı Vardır”
 
“Demokratik açılımları sadece yapılan yasal düzenlemeler seviyesinde görmemek gerekiyor. Bugün ekonomik ve sosyal alanda yapılan bir takım düzenlemeler sözkonusu güçlü vatandaş profilini ortaya çıkarmak bakımından çok önemli bir işlevi yerine getirmektedir. Demokratikleşmenin bir de sosyolojik zemine ihtiyacı vardır. Demokrasiyi taşıyacak, demokrasi üzerine titreyecek, demokrasi kaybettiğinde kendi kaybedeceğini hissedecek yeterince güçlü bir vatandaş kitlesinin, orta sınıfın ortaya çıkması gerekiyor. Buna demokrasinin sosyolojisi de diyebiliriz. Açıkçası bugün nüfusunun yüzde seksenine yakınını kentlere taşımış bir topluma ulaşmış bulunuyoruz. Kentlilik demokrasinin en güçlü sosyolojik ayaklarından biridir ve bu ayak giderek sağlamlaşmaktadır.”
 
“Demokrasinin diğer bir sosyolojik ayağı da eğitim seviyesidir. Düne kadar adeta üniversitelerin açılmasına, vatandaşın üniversite eğitimi almasına yönelik ciddi bir direniş sözkonusuydu. Bugün üniversite sayısı 170’e ulaşmış ve her ile en az bir üniversite kurulması sayesinde üniversite eğitimi almak isteyip de alamayan kimsenin kalmayacağı bir hedefe doğru ilerleme kaydedilmiştir. Belki bir de bu üniversitelerin kalitesinin yükseltilmesi gibi bir sorunumuz vardır.”
 
“SDE olarak Türkiye’nin demokratikleşmesinin vatandaşlarımızın layık olduğu daha ileri seviyelere çıkması için bir sivil toplum kuruluşu olarak üzerimize aldığımız görevi yerine getirmeye çalışıyoruz. Bu kapsamda daha önceki faaliyetlerimize ilaveten bugün on yıllık AK Parti iktidarı döneminde kaydedilen demokratikleşmenin ilerleme-gözlem raporu niteliğindeki çalışmayı dikkatlerinize sunuyoruz. Çalışmayı Prof. Dr. Yusuf Şevki Hakyemez, Dr. Murat Yılmaz, Doç. Dr. Hüseyin Yayman ve Doç. Dr. Hamit Emrah Beriş ile birlikte hazırladık. Panelimize Doç. Dr. Murat Erdoğan başkanlık edecek.”
Aktay, konuşmasının ardından sözü Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Beşir Atalay’a bıraktı.
 
Beşir Atalay: SDE’nin Kitabı Sessiz Devrimin Bir Değerlendirmesidir
 
Atalay konuşmasında SDE’nin hazırlamış olduğu “Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü (2002-2012)” başlıklı kitap çalışmasının oldukça önemli olduğuna, SDE’nin hazırlamış olduğu bu belgenin tarihe düşülmüş bir not olduğuna vurgu yaparak, bu çalışmanın AK Parti hükümetinin demokratik performansının bir değerlendirmesi olduğunu ve bu tip çalışmaların özendirilmesi gerektiğini belirtti. Atalay şunları söyledi:

"Değerli katılımcılar, değerli Stratejik Düşünce Enstitüsü yöneticileri, değerli basın mensupları öncelikle hepinizi en içten saygı ve saygı ile selamlıyorum. Haftanın ilk günü, erken bir saat hayırlı haftalar diliyorum.

En başta tabi böyle bir çalışmayı yaptıkları, organize ettikleri için Stratejik Düşünce Enstitüsü ve burada emeği geçen Yusuf Şevki Hakyemez, Murat Yılmaz, Hüseyin Yayman, Yasin Aktay ve Hamit Emrah Beriş’e de teşekkür ediyoruz. Çok önemli bir çalışma: Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü 2002 – 2012. Aslında bizim hükümetimizin 10 yıllık dönemi ve bu bizim için çok değerli. Bir anlamda Türkiye’nin demokrasi tarihinin bir değerlendirmesi, bizim hükümetimiz döneminin demokrasi performansının aslında bir değerlendirmesi ve bundan sonrası içinde kendimizi değerlendirmede ipuçları verecek bir çalışma. Onun için ben özellikle böyle bir çalışmanın burada takdiminde bulunmayı arzu ettim. Doğrusu, bu tür çalışmaları çok da özendirmeliyiz. Ben hatta şunu ifade ediyorum. Ben başından beri bu kutlu misyonun, bu kutlu hareketin içinde bulunan birisi olarak AK Parti ve AK Parti hükümetleri içinde değişmeler doktora tezlerine konu olacak durumdadır. Yani Türkiye’nin değişimi. Aslında benim kafamda şu var, bir akademisyen olarak. “Bu 10 yılda devletteki  değişim” diye o başlığı atmak istiyorum. Yani doktora tezi falan yapan olursa, devletteki değişim merkezli bir çalışma etkili olacak. Eminim bunun çok farklı boyutları var ama hepsine total olarak baktığımızda en çok değişen devlet. Ben eminim buradaki değerlendirmelerde de bu en fazla yer alıyor. Tabi Stratejik Düşünce Enstitüsü’nü de tebrik ediyorum. Türkiye’de doğrusu bu düşünce kuruluşlarını, diğer ismi ile, Think-tank kuruluşları yaygınlaşması, yerleşmesi, yürür olması, verimli olması çok sevindirici. Aslında Türkiye’deki son 10 yılın geliştirdiği önemli bir alanda bu diyebiliriz. İşte bunlar özgürlük alanlarının geliştirilmesi ile irtibatlı. Tabi başkanı Yasin Aktay, gençliğinden beri takip ettiğim bir arkadaş. Kendi asistanım gibi görürdüm akademik yıllarda. Onu ve Enstitüyü tebrik ediyorum çalışmalarından dolayı. Biraz ortak diyebileceğim bir çalışma yürütüyoruz. Türk Arap Sosyal Bilimler Kongresi’nin de üçüncüsü yapılacak. Bende onun bir parçası olarak kendimi görüyorum. O çalışmayı da çok değerli görüyorum. Hele şimdiden sonra onun değeri daha da arttı. Katılımı arttırarak onun devam edilmesi gereğine inanıyorum.

Değerli konuklar, esas konumuza gelirsek;

Aslında bu çalışma 10 yılda ülkeye gerçekleştirilen sessiz devrimin bir değerlendirmesidir. Ben devrim kelimesini kullanıyorum. Biz tabi değişim ve normalleşmeyi çok tercih ediyoruz. Ben de tercih ediyorum. Aslında Türkiye’de yapılan bir normalleşme, bizim yaptığımız normalleşmeyi sağlama. Ama sosyolojik ifadesiyle ben buna devrim diyorum. Sadece reform kelimesiyle, doğrusu bunu sınırlamak istemiyorum. Yani bizim hükümetimiz devrimci bir hükümettir, partimiz devrimci bir partidir ve Türkiye’yi başından beri değiştirmek için çalışmıştır ve bugünde aynı azimle yoluna devam etmektedir.

Tabi bu değişimi iyi ve tam anlamıyla anlamak için, öncesini bir nebze bilmek gerekiyor. Yani önceyi bilmeden değişimi bütün boyutlarıyla bilmek mümkün değil. Tabi yeni kuşaklarımız artık o geçmişi tam iyi bilemiyor ve ya yaşayanlar içinde 10 yıl uzun bir süre, geçmişte kalan o günleri iyi değerlendiremeyebiliyor. Yani ikisi birlikte mümkün olduğunca yapmak gerekiyor. Şimdi, önceki yılları hep demokrasinin kesintiye uğradığı yıllar olarak hatırlıyoruz. Yani hele şu günlerde parlamentodaki komisyon çok iyi bir çalışma yaptı. Bizim partimizin girişimiyle oluşturulan bir komisyondur ve doğrusu çok güzel de bir rapor yayınladı. O vesileyle de geçmişi daha çok ihtilal dönemleriyle gündeme taşımış olduk. 90lı yıllara baktığımızda özellikle 90’lı yıllar koalisyon yıllarıdır. Çok verimsiz yıllardır. Her açıdan. Yani özgürlükler açısından da, ekonomi açısından da genel manada Türkiye’nin uluslararası konumu açısından da. Çok hükümetlerin değiştiği, galiba 16 aya bir hükümet mi düşüyor, galiba öyle bir çalışma vardı. Böyle bir dönem. İstikrarsızlığın olduğu bir dönem, çokça kavgaların olduğu bir dönem, terörün zirveye çıktığı bir dönem, ekonominin dibe vurduğu bir dönem. Bütün boyutlarıyla Türkiye böyle bir dönem yaşadı. Yani o döneme baktığımızda istikrarsızlık var, olağan üstü hal uygulaması var. Olağan üstü hal hukukun bir kenara konulması demek. Hukuk devletinin biraz askıya alınması demek. Ve Türkiye bunu çok uzun yıllar yaşadı. Hiç ara vermeden yaşadı. Yani 87’de başladı 2002’ye kadar hiç ara vermeden olağan üstü hal ile yaşadı. Tabi devlet güvenlik mahkemeleri, baskıları en geniş anlamda, biraz önce Yasin’in söylediği gibi en geniş anlamda inkâr ve ret politikaları, gerçekleri görmeme, faili meçhuller, işkenceler akla ne gelirse bu yılların tabi geleceğe bıraktığı izler. Yargısız infazlar, üniversiteler kendisini kapattı, binlerce başörtülü sırf kıyafetinden dolayı okullara gidemez oldu. Ne travmalar yaşandı. O yılları iyi hatırlamak lazım. Bu değişimi görmek için. Ve ekonomi dibe vurdu. Genel manasıyla. Türkiye %50 fakirleşti. İşletmeler battı, insanlar fakirleşti. Ve tabi siyaset kurumuna güven tükenmişti. Gelecek umudu iyice kalmamıştı ve tam anlamıyla vesayet altında bir siyaset. Herkes bunu açık görüyordu. Her manada zor yıllardı. İşte 2001’de AK Parti bu şartlar altında kuruldu. Partimiz biz bu şartlar altında kurduk. Ve bütün bunları iyi çalıştık. Yani o çalışanlardan birisi olarak toplumun o günkü nabzını tutma, o günkü şartlarının analizlerini yapan birisi olarak şunu ifade edebilirim; biz stratejimizi çok iyi çalıştık, uzun ve orta vadeli planlarımızı çok iyi oluşturduk. Hiç konjonktürel siyaset yapmadık. Ve bütün bu söylediklerim Türkiye’nin geçmişindeki o olumsuzları gidermek içindir. Türkiye’yi değiştirmek için biz bu partiyi kurduk. Ve bunun için gerçekten çok çalıştık. Hem toplumda geniş araştırmalar yaptık, nasıl bir parti talebi var, hem de bütün düşünenlerin düşüncelerini almaya gayret ettik. Ve ülkemizin bütün sorunlarını çözmek için tam bir irade ile siyasete girdik. Bu yazılı dokümanlarımızda vardır aslında. Yani şuanda partimizin kurulduğu zamandaki programımıza baksanız da bunu görürsünüz ve ya ilk seçim beyannamemizi ben çok önemli görürüm. Yani yine koordinasyonunu biz yürütmüştük onun. 2002’de seçim beyannamemizde bu güne kadarki reformların hepsini orada genel manada ifadesini görürsünüz. Ben o seçim beyannamemizi çok değerli görürüm. Ondan sonra 58. hükümetin programını yazarken de o seçim programımızı adeta hükümet programı haline getirmiştik. Hatırlanırsa, şimdi unutuldu artık 10 yıl geride kaldı, bir de acil eylem planı yapmıştık. Oradaki ön gördüğümüz reformlar hangi takvim içinde, hangi kuruluşlarca yerine getirilecek onu da ifade etmiştik. Ve biz böyle kararlı bir tutumla, böyle programlı bir hükümet olarak başlamıştık.

Tabi aslında hedefimiz ikiydi. Bir; tam anlamıyla demokratikleşme, ikinci olarak da kalkınma. Genel manada bunun ikisini bir araya getirdiğinizde de hayat standardının yükseltilmesi, Türkiye’nin normalleşmesi… onun için de Yani Adalet ve Kalkınma Partisi olarak hep kendimizi daima reformcu olarak niteledik ve hep reformlar peşinde olduk.

Tabi 2002 seçimi bize bu imkanı sağladı. Şimdi 2002 seçimi enteresandır. Yani demokrasi tarihimizde bunlar her halde çok irdelenecek şeyler. Aslında özgürlüklerin ne kadar kısıtlı olduğunu gösteren en çarpıcı görüntüdür. Seçime gidiyoruz, partinin genel başkanı aday olamıyor. Bu ne kadar trajik bir durum. Ama o parti mecliste öyle bir çoğunluk elde ediyor ki 2/3 ünü alıyor ve tek başına iktidar oluyor. Ama genel başkan başbakan olmuyor, parlamenter olmadığı için, bildiğiniz gibi, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül 58. Hükümeti kuruyor. İşte, bu tabloyu bile görmek Türkiye’nin geçmişine şöyle bir bakış için önemli diye düşünüyorum. Ve tabi 58. Hükümeti kurduğumuzda da işe çok hızlı başladık. İfade ettiğim gibi, o hükümet programımız ve acil eylem planımızla, yani hem ekonomide hem demokratikleşmede en hızlı adımları atmaya başladık. Ve hatırlanırsa ilk olarak olağanüstü hali kaldırdık biz. Tarih vereyim; 19 Kasım 2002’de 58. hükümetin ilk bakanlar kurulu toplandı. 30 Kasım 2002’de olağanüstü hali kaldırdık. Yaklaşık 10 gün sonra. Türkiye’yi normalleştirme yönünde ilk adımdı bu. Tabi peşinden de reformlarla devam ettik. Yani ilk dönem ben burada tek tek onları sayacak değilim. Zaten arkadaşlarımız onları bu çalışmalarında genişçe değerlendiriyorlar, partimizde bu konuda bir çalışma yayınladılar.

Tabi ilk dönemin şöyle belli bir avantajı var. Mecliste iki partiydik. Hatırlanırsa, 22. Dönem AK Parti ve CHP grup olarak, ikisi de parlamentoya yeni girmiştik. Daha önceki dönem ikisi de yoktu. Ve yepyeni bir parlamento. Biz bu atmosferi çok iyi değerlendirdik. Reformlar çok hızlı hayata geçti ve iki parti arasında diyaloglar daha fazla oldu. Ben kendim biliyorum, bir anayasa değişikliğinde CHP genel merkezini ziyaret etmiştim. O anayasa değişikliğini uzlaşarak yapmıştık. Buna benzer çalışmalar daha mümkün olmuştu. Ama şunu ifade edebilirim 2002 Türkiye’de bir iktidar değişikliği değil sadece, ülkemizin dirilişi, yeniden uyanışı, kalkınmanın artması, demokratikleşmesi için yepyeni bir dönem olarak nitelemek gerekiyor. Yani devlet bir defa geçmişiyle hesaplaşan bir devlet oldu. Geçmişte neler yanlıştı, hangi haksızlıklar yapıldı, hangi hukuksuzluklar yapıldı, hangi yanlışlar yapıldı hepsini tekrar gözden geçiren, kendisiyle hesaplaşan bir devlet. Çünkü hepimiz zaten o sıkıntıları, o acıları, o özgürlüklerin olmadığı dönemleri, o baskıları hepsini yaşayarak gelmiştik. Yani bir genel başkan şiir okudu diye daha kısa sürece önce bizim çok erken kaldırdığımız devlet güvenlik mahkemelerince mahkum ediliyor. Böyle dönemler… Ve korkularla hesaplaştık biz. Yani devlet bunu yaptı ve devam ediyoruz. Doğrusu olağanüstü haller kaldırılırken, DGM’ler kaldırılırken, işkenceler, faili meçhullerin üzerine gidilirken hep aslında devlet geçmişi ile hesaplaştı. Ve en önemli hedeflerimizden birisi, değişimin temel belki dinamiklerinden birisi, siyaseti vesayetten kurtarmak. Yani millet iradesini tam etkili ve geçerli kılmak. AK Parti bu konuda üzerine düşeni yapmıştır. Yani, sizler, düşünen insanlar da kendileri değerlendirsinler.

Kamuoyuna da ben bunu söylüyorum, basınımıza da. AK Parti bu konuda üzerine düşeni yapmıştır. Halen yapılacaklar var mı var. Değineceğim ona. Ama bugüne kadar biz bu konuda her şeyi yaptık. Kendi üzerimize düşeni, yapabileceklerimizi. Riskler aldık, cesaret gösterdik ve Türkiye bugün doğrusu vesayetin büyük oranda kalktığı, partilerin daha özgürleştiği bir dönemi yaşıyor. Tabi ekonomi ile ilgili boyutta da, biz Ali Babacan ile konuşuruz, 10 yılını dolduran ikimiziz. 58. Hükümetle başlayan, işte 2002’de ilk seçim beyannamesinde birlikte çalışan arkadaşız ve hep sürdürüyoruz. Hep şunu konuştuk; demokrasi ve ekonomik gelişme. Bunlar bir birine çok bağlıdır. Ekonomi iyi olmazsa yeterince demokratik adımlar atmakta zorlanırsın, demokrasi ve adalette eksiklik varsa ekonomiyi geliştiremezsin. Bunun için de olmazsa olmaz istikrardır. Ekonomide biz çok kararlı adımlar attık. Önce IMF ile çalışıldı ama sonra kendimiz, ilkelerimizi bozmadık. Bugünkü ekonomik durumumuzu, göstergemizi, uluslararası alanda başarımızın temelinde bu vardır. İsrafı önlemek, kararlı ve ilkeli ekonomi politikaları. Hiç popülist olmadık. Her seçim öncesi bu tartışılır. Çok seçimli bir ülkeyiz biliyorsunuz ki. Ortalama iki yılda bir seçim yapılıyor neticede. Her seçim öncesi Başbakanımızın tavrı şu olmuştur; arkadaşlar seçim ekonomisi uygulamayacağız, biz popülist ekonomi politikası izlemeyeceğiz. Bu çok kararlı bir tavırdır. Ve bizi kurtaran bu olmuştur.

Yani değişim dediğimizde 10 yılda ekonomideki performansımızı asla bir kenara koymamak lazım. Demokratikleşme dediğimizde de, yine ekonomide aldığımız kararlar, yaptığımız reformları bunu paralel burada değerlendirmek lazım.

Türkiye normalleşme yönünde çok önemli adımlar attı. Normalleşme kavramını değerli görüyorum. Önce devlette değişim, ceberut devlet, otoriter devlet yerini demokratik devlete bıraktı. Varsa aksamalar giderilir. Her devlette olabilir. Ama değişimin özü ve yönü budur. Biz bunu sağlamak için çok çalıştık. Hep vatandaştan yana. İşte o ünlü ifade var; Şeyh Edebali’nin “insanı yaşat ki devlet yaşasın”. Devletten önce insan gelir. Aynı ecdadın anlayıp uyguladığını bizde uygulamaya çalıştık.

En can yakıcı sorun ile ilgili tam bir paradigma değişimini gerçekleştirdik. İlk defa terör ve vatandaşların hak ve hukukunu bir birinden ayırdık. Bu çok önemliydi. Ve demokratik açılım diye, biraz önce yine Yasin’in ifade ettiği, tabi biz bunu çok geniş buluyoruz, bu çok geniş bir kavram arkadaşlar. Demokratik açılım, bu aslında tam anlamıyla bir özgürlük rüzgârı. Her kesime özgürce yaşama çağrısı. Bu aslında hedefine ulaştı, büyük bir zihniyet değişikliği oldu Türkiye’de. Konuşulmadık hiçbir şey kalmadı. Bir kesime falan değil, sadece Kürt  meselesine falan değil, her kesimin hak ve hukukuyla ilgili konular bunun içinde yer aldı. O zihniyet değişimi belki yasalarda ve ya uygulamada halen kalan sınırlardan daha önemli. O zihniyetteki değişim büyük oranda sağlanmış oldu. Tabi, yaş kararlarının yargıya gitmesi gibi pek çok önemli uygulamalar sessiz sedasız burada yürütüldü. Şunu ifade edeyim; 27 – 28 Nisan 2007’yi yaşadık. Bu demokrasi tarihimizde çok önemli bir yere sahiptir ve öyle olacaktır.

 Demokratikleşmemizde, siyasetin vesayetten kurtulmasında o tarihi çok değerli görmek, altın harflerle yazmak gerekir. Her safhasını yaşayan birisi olarak ifade ediyorum. Türkiye’nin demokratik ilerleyişinden çok belirleyici bir tarihtir. Ve artık korkuları büyüten değil, onlarla yüzleşen, çözen bir Türkiye var. Korkulardan kurtulan, kendisiyle hesaplaşan, rahatça düşünen, insanın hayatını düşünen, geleceğini düşünen bir Türkiye var. Tabi 10 yıl doldu. İlk bakanlar kurulu toplantımız 19 Kasım 2002’ydi, 26 Kasım 2012’de 11. yılın ilk bakanlar kurulunu yaptık. Bizde 11. yılımıza girmiş olduk. Bu tabi dünyada ender bir görüntüdür. Ve orda da andık ve değerlendirdik. Yani 10 yılımıza da baktık, geleceğe de baktık, belirli değerlendirmelerde de bulunduk. Tabi şunu gördük; daha yapacağımız çok şey var. Bizim reformcu ruhumuz, devrimci niteliğimiz aynen devam ediyor ve yapacağımız çok şey var. Yani 10 yıldaki değişim büyük ama Türkiye’nin hala atması gereken adımlar, alması gereken yollar var.

30 Eylül kongremizde bunu tespit etmiştik biliyorsunuz. Bu büyük kongremizde çıtayı çok yükselttik. 2023 çıtasına bizim kongrede yayınladığımız o önemli dokümanımıza 2023 vizyon kitapçığımıza bir göz atılsın. Orda görülecektir. Ve bizim demokratikleşme adımlarımız orada yine daha ağırlıktadır. Oraya dönük hedeflerimiz büyük. Ekonomi olarak dünyanın en zengin 10 ülkesi arasında olacağız hem ileri demokrasi arasında olacağız. Gelecekle ilgili neler söylenebilir. Bir defa sivilleşmede halen almamız gereken mesafeler var. 2023 vizyon kitapçığımızda bunları tespit ettik. Hatta partili arkadaşlar onları maddeleştirmiş. Ama onun zengin muhtevasına kendisini okuyarak bakmak lazım. İç Hizmet Kanununun maddeleri gibi, mevzuatımızda halen acilen değiştirilmesi gereken hususlar var. Bunların üzerine gideceğiz.

Halen kıyafet özgürlüğünden korkanlar var Türkiye’de. Bu kadar rahatlamış bir ülke ama halen korkular var. Artık bunların tartışılmayacağı gülere ihtiyacımız vardır. Bunlar artık gündemden çıkması gerekiyor. En basiti, bireysel özgürlüğün en belki temeli. İnsan kendi kıyafeti ile ilgili karar veremeyecek, birileri hala kararı kendileri vermeye çalışıyor. Üniversite yasası gündeme geldi, gelecekte önümüzdeki süreçte. Üniversite yasasıyla ilgilide benim kendi tespitim baştan beri her açıdan özgürlük. Üniversitesi nasıl olması denirse, bir akademisyen olarak, eski bir rektör olarak benim söyleyeceğim şudur; 3 tane özgürlük sıralıyorum.

1- Başta üniversitenin kendi kurumsal özgürlüğü

2- Akademisyenlerin tam özgürlüğü

3- Öğrencilerin tam özgürlüğü

Bu üçünü hedef alırsanız iyi bir üniversite yasası çıkarırsınız. Bizim ajandamızda bu var. Tabi bütün kıyafet özgürlüğü falan dediğimizde akla 28 Şubatlar, o dönemler, o sorgu odaları, o tuhaflıklar, baskılar hepsi akla geliyor. Ben o dönem rektördüm, kendim yaşadığım için biliyorum. Başörtülü öğrencilerimiz ve birkaç asistanımız var diye ne sorgularla karşılaştık.

Genel olarak şunu ifade edeyim;

Türkiye için daha çok demokrasi daha çok özgürlük diyoruz. Bu doğrultuda şimdiye kadar olduğu gibi daha çok risk almaya, daha cesaretli adımlar atmaya devam edeceğiz. Daha güvenli ve özgürce yaşanabilir bir Türkiye için, hak ve özgürlükler çıtasını yükseltmeyi sürdüreceğiz. Küreselleşme süreçleriyle toplumların bir birleriyle daha çok haberdar olduğu ve bir birlerini etkilediği bir dünyada yaşıyoruz. Bu durum bir anlamda demokratikleşme ve özgürlükler alanında dinamik bir sürecinde nedenidir ve biz özgürlükleri asıl, sınırlamaları istisnalar olarak görüyoruz, bütün alanlarda.

AB sürecinin yeniden canlandırma süreçleri içindeyiz. Bunu da burada ifade ediyorum. Biz hiçbir zaman AB vizyonumuzdan vazgeçmedik ama bazı AB ülkelerinin yaklaşımları nedeniyle ilişkilerde bir miktar soğuma olduğu doğrudur. Türkiye’ye normal çalışmaların ötesinde hem Kopenhag hem Maastricht kriterleri ötesinde siyasi yaklaşımlar oldu ve bu tabi Türkiye’de kamuoyunu da rahatsız etkiledi, bazı açıklamalar vs. Bizim AB ile ilgili kararlılığımız sürüyor. Bunu başbakanımızda son İspanya ziyaretinde teyit etti. Esasen şu süreçte bu dönem Kıbrıs Rum kesimi dönem başkanlığında olduğu için ilişkilerde biraz daha durgunluk var ama yılsonunda, Ocak ayının başında biliyorsunuz İrlanda’nın dönem başkanlığı başlıyor. Ondan sonra Litvanya’nın dönem başkanlığı var. Biz AB ilişkilerimizde bu dönemi verimli bir dönem olarak değerlendirmek istiyoruz. Esasen başbakanımızın son Almanya ziyaretinde, Merkel ile görüşmesinde Almanya’nın bu konuda tavrındaki önemli değişiklikler gözlendi. Biliyorsunuz, yeni cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Fransa’nın tavrında önemli değişiklikler var, ön yargıları azalıyor. Hollande ilkbaharda bir ziyaret gerçekleşecek ve bu uzun yıllardan sonra Fransa’nın ziyaretinde bir ilk olacak. Hollanda başbakanının Türkiye’yi ziyaretinde yine Türkiye’nin AB süreci ile ilgili çok olumlu mesajlar çıktı. Son olarak İspanya ziyaretinde yine İspanya Türkiye’nin AB üyeliğine çok destek veren bir ülkedir. Çok olumlu noktalar çıktı ve doğrusu bizde o kararlık içindeyiz. Başbakanımızın bu yönde açıklamaları var, özellikle fasılların açılmasında İrlanda dönem başkanlığından itibaren çok sürpriz gelişmeler yaşayabiliriz, çok ciddi mesafeler alabiliriz diye bakıyoruz.

Türkiye’nin dünya standartlarını yakalama, demokratikleşme sürecinde AB süreci bize destek olmuştur. AB rüzgarı bizim demokratikleşme reformlarımıza katkı vermiştir. Bunu zaten biz AB için seferberlik başlatırken daha 58. hükümeti kurduğumuzda konuştuk zaten öyle olacağını ve öyle oldu. Biz samimi şekilde AB ile ilişkilerimizi geliştirme yönünde adımlarımızı arttıracağız. Esasen şunu ifade edeyim bu vesileyle; biz o ilerleme raporlarından falan çok rahatsız olmuyoruz. Neticede ilerleme raporları ve ya başkalarının değerlendirmelerinde yanlışlıklar varsa düzeltiriz. Ama şunu da oradan anlıyoruz; Türkiye dışardan nasıl algılanıyor, hangi tespiteler var, bakıp kendimizde oradan faydalanmamız gerekiyor. Dolayısıyla bu süreç içerisinde AB ile ilişkilerimizde bir yenilenme, bir tazelenme olacaktır.

Türkiye’nin bizim dönemimizde yeni sivil bir anayasası olması için sonuna kadar çalışacağız. AK Parti olarak bu konuda üzerimize düşeni yapıyoruz, yapacağız, karalıyız. Burada hiç geri adımımız olmayacak, hiç bahane kullanmayacağız ve muhalefeti de bu konuda sıkıştırıyoruz, sıkıştıracağız. Türkiye’de demokratikleşmeyi yükseltmeyi ve terörü minimize etmeyi amaçlayan “Milli Birlik ve Kardeşlik Projemizi” kararlılık içinde sürdüreceğiz. 28 Temmuz 2009’da ben içişleri bakanı iken o süreci başlattığım günden bugüne bakılırsa o kadar çok adım atıldı, o kadar çok düzenleme yapıldı, o kadar çok konuşuldu ki. Burada kararlılığımız sürüyor. 2023 kitapçığımızda da bu konuda neler yapılacak madde madde saydık. Ana dilde savunma konusu yasal bir düzenlemeyle sorun olmaktan çıkıyor artık. Tabi resmi dilimiz Türkçe fakat vatandaşlarımızın ana dillerinde kamu hizmetlerine erişiminde daha kolay sağlanması çalışmalarına hız verdik. Vatandaşlarımızın güvenlik güçleriyle ilgili şikâyetlerini de değerlendirerek bir sivil yapı kurulması için bağımsız kolluk gözetim mekanizması kurulması hakkındaki kanun tasarısı yakında kanunlaşacak, meclistedir.

Ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik komisyonunun kurulması hakkındaki kanun tasarısı gündemdedir. Kişisel verilerin korunmasına yönelik yasal düzenleme tamamlanacaktır. Darbelerin dayanağı olarak kullanılan antidemokratik maddelerin mevzuatta temizleyeceğiz. Hepsini burada tek tek sayamayacağımız daha birçok adım var. Ama genel olarak siyaset üstü bir mesele olarak terör ve irtibatlı konularda bütün siyasal partilerimizle, sivil toplum örgütlerimizle, milletimizle azimli, etkin, sonuç alıcı şekilde çalışmaya devam edeceğiz. Akan kanı durdurmak, bu yakıcı sorunun çözümü için kiminle görüşülmesi gerekiyorsa, hangi adımın atılması gerekiyorsa, hangi araçların, mekanizmaların devreye sokulması gerekiyorsa uygun zaman ve zeminde gerekli kararları almakta tereddüt göstermiyoruz ve göstermeyeceğiz. Bu konuda muhalefetle daha yoğun paylaşım arıyoruz. Sivil toplumla görüşmelerimiz devam ediyor.

Terörle ilgili konuda bütün enstrümanları gözden geçiriyoruz. Bütün enstrümanları birlikte ve ya ayrı ayrı devreye sokabiliriz. Bu manada hem uluslararası konjonktürü kolluyoruz hem burada irtibatlı devletlerdeki durumları yakın takip ediyoruz. Yani bu konu bizim elimizdeki halen en önemli konudur. Hem bu konuda hem bütün demokratikleşmeyle ilgili konularda 2023 vizyon kitapçığımızda ifade ettiğimiz o hedefler için aynı reformcu ruhunu koruyan bir tempoda bizim çalışmalarımız devam edecek. AK Parti bu riskleri aldı ve toplum o riskleri anlayarak bize destek verdi. Bazen Mısırlı Tunuslu dostlara söylerim; onlar halk devrimi yaptılar biz demokratik bir devrim yaptık, sessiz devrim. Milletin oyunu, milletin desteğini arkamıza alarak bu reformları yaptık. Halkın bu desteğiyle korkulara teslim olmadan emin adımlarla büyük Türkiye’nin inşasına devam edeceğiz. Korku demokrasilerin en büyük düşmanıdır. Statüko değişimin en büyük engelidir. Korku ve karanlıktan beslenenlerin, statükodan nemalananların geleceğimizi karartmamalarına asla izin vermemeliyiz ve vermeyeceğiz.

Hedefimiz 2023 yılına kadar ekonomisini en büyük 10 ekonomi arasına sokma ve demokratikleşme sürecinde önemli adımlar atmış bir Türkiye’dir. Umudun ve değişimin partisi olarak lider ülke Türkiye hedefine ulaşacağız.

Sözlerimi burada sonlandırırken tekrar Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ve bu önemli belgeyi, bu tarihe not düşen kitabı hazırlayan arkadaşlarımıza, emeği geçen arkadaşlara çok teşekkür ediyorum. Hepinizi en derin sevgi ve saygı ile selamlıyorum…"

Panelden Notlar

Açılış konuşmalarının ardından panelin moderatörlüğünü SDE Uzmanı Doç. Dr. Murat Erdoğan gerçekleştirdi. Panele konuşmacı olarak ise, SDE Uzmanı Doç. Dr. Hamit Emrah Beriş, SDE Uzmanı Doç. Dr. Levent Korkut ve Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hüseyin Yayman katıldı.

 
“Demokrasinin Üzerinde Çok Koyu Bir Vesayet Perdesi Vardı” 
 
İlk olarak sözü alan Beriş konuşmasına “Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü (2002-2012)” kitabını tanıtarak başladı. Beriş Türkiye’deki en önemli eksiklerden birini muhalefetin olmaması olarak ifade etti. Beriş; “Türkiye’de demokrasinin üzerinde çok koyu bir vesayet perdesi vardı. Şimdi o sis biraz kalktı. Bizim çok uzun bir modernleşme tarihimiz var ve bu otoriter bir modernleşme. Yani bir reform yapılırken, halkın o reformları benimseyip benimsemeyeceği göz ardı ediliyor. Bu reformların odak noktasının demokratikleşme değil, Batılılaşma olması, bugünkü temel sorunlarımızın kaynağını oluşturuyor. 60’lı yıllarla beraber Türkiye’de bir darbe geleneği başlıyor. Sürekli olarak demokrasinin üzerinde, demokrasinin kılıcının sallandığını görüyoruz. 2000’lı yılların başlarına kadar bu süreç devam ediyor. 2000’lı yıllarla beraber eşit yurttaşlık anlayışı ön plana çıkıyor” diyerek sözü Hüseyin Yayman’a bıraktı.
 
“Türklerin İknası, Kürtlerin Tatmini ve Beklentilerin Yönetilmesi Çok Önemli”
 
Yayman, Türkiye’de bir beyaz devrimin gerçekleştiğini fakat Türkiye’nin önünde hala yapısal bir takım problemlerin olduğunu belirtti. “Türkiye’de modernleşme hareketlerini 300 yıl geriye götürebiliriz” diyen Yayman, ülkede reform süreçlerinin bitmeyen bir senfoniye dönüştüğünü ifade ettiği konuşmasında; Türkiye neden bu kadar zaman geçmesine rağmen bu reformları gerçekleştiremiyor sorusuna cevap aradı. Bunun nedeninin ise iktidarların reformları araçsallaştırması, iktisadi reformlara öncelik vermeleri ve bu reformların siyasi reformların önünü açacağını düşünmeleri olduğunu ileri sürdü. Türkiye’de Kürt meselesinde bir paradigma değişimi olduğuna dikkat çeken Yayman, inkar ve red politikalarının sona erdiğini ancak Fırat’ın doğusunda bu algıda bir perdelenme olduğunu öne sürdü. AK Parti’nin bu devrimini bir sessiz devrim olarak niteleyen Yayman sözlerini şöyle sürdürdü; “Kürt meselesinde psikolojinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Halkın Emek Partisi’nin 1991 yılındaki deklerasyonunda söylenilen taleplerin tamamı yerine getirildi. Ama hala dağda beş bine yakın kişi var. Bu kadar reform yapılmasına rağmen neden hala bu kadar şehit var? Bence bu tamamen algı ile ilgili. Gelen her şehit haberi “duygusal kopuş”a neden oldu. Türklerin iknası, Kürtlerin tatmini ve beklentilerin yönetilmesi çok önemli. Her şeyin bir anda sihirli değnek değmişcesine düzeleceğini beklemek çok yanlış. Muhalefetin sürekli oyun bozan bir tutum sergilemesi büyük bir talihsizliktir.”
 
Yayman’ın konuşmasının ardından sözü alan Levent Korkut konuşmasında ağırlıklı olarak 2002-2012 sürecini insan hakları açısından değerlendirdi. Korkut şunları kaydetti; “90’lı yıllarda insan hakları ihlallerini dile getirdiğimizde büyük tepkilerle karşılaşıyorduk. 2000’li yıllarda bu bir ölçüde ortadan kalktı. Bu yıllarda Turgut Özal ve Menderes dönemlerinden farklı olarak iktisadi reformların yanısıra siyasi reformlar da yapıldı.”
 
“Yargı Hala Demokratik Hukuk Devletine Uygun İşlemiyor”
 
Korkut 2000 sonrası yılları 3 döneme ayırdığını açıkladı ve sözlerini şöyle sürdürdü;
 
“2001-2005 döneminde insan hakları alanında gelişmeler oldu. 8 reform yasası ve önemli anayasa değişiklikleri oldu. 2005-2007 dönemi bir yavaşlama dönemiydi. Türkiye’de bu dönemde askeri vesayet canlandırılmaya çalışıldı. AB’nin Türkiye’ye yönelik olumsuz bir tutumu da bu dönemde mevcuttu. 2007-2011 dönemi hükümetin askeri vesayete boyun eğmeyip belki de kendisini feda edecek şekilde bu vesayetin karşısında durduğu bir dönemdir. Bugüne kadar ki en büyük gelişme budur. Fakat hala yapılması gerekenler var. Türkiye’de bu dönem yargının bir problem olduğunu öğrendik. Yargı hala demokratik hukuk devletine uygun işlemiyor. Bence dördüncü bir dönemi başlatmamız gerekiyor. Burada siyasi aktör AK Parti olacaktır. Türkiye’de bugün AK Parti dışında böyle bir iradeyi gerçekleştirecek başka bir mekanizma yoktur.”
 
Toplantı soru-cevap kısmı ile son buldu.