Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : info@sde.org.tr
“Geçmişten Geleceğe Arap - Türk İlişkileri” Çalıştayı
Türkiye’den Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) ve Amman merkezli Arap Düşünce Formu’nun (ATF) organize ettiği T.C. Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), T.C. Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) ve T.C. Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinasyonu’nun (KDK) sponsorluğunda “Geçmişten Geleceğe Arap-Türk İlişkileri” Çalıştayı 29 Aralık 2012’de Ürdün’ün Başkenti Amman’da yapıldı.
02 Ocak 2013 10:41
 
 
 
Amman’da gerçekleştirilen ve gün boyunca devam eden çalıştay, Ürdünlüler ve Ürdün’de yaşayan Türkiye vatandaşları tarafından ilgiyle takip edildi. Genelde Arap Dünyası ve Türkiye ilişkileri özelde ise Ürdün-Türkiye ilişkilerinin diplomatik, ekonomik, kültürel, akademik ve sivil toplum olmak üzere çok boyutlu şekilde konuşulduğu ve tartışıldığı çalıştay iki oturum, her oturum sonrası yapılan tartışmalar ve kapanış oturumuyla son buldu.
 
Çalıştaya akademisyen, siyasetçi ve gazeteci olmak üzere çok sayıda katılımcının yanısıra konuşmacı olarak Türkiye’den Prof. Dr. Yasin Aktay, Doç. Dr. Ahmet Uysal, Prof. Dr. Muhittin Ataman, Prof. Dr. Hacı Duran, Doç. Dr. Davut Ateş, Doç. Dr. Cenap Çakmak, Doç Dr. Vehbi Baysan, Dr. Mesut Özcan, YTB Başkanı Kemal Yurtnaç, Aydın Bolat ve Mehmet Köse katıldı. Ürdün’den ise konuşmacı olarak Dr. El Sadik El Fakih, Prof. Dr. Adnan Bardan, Prof. Dr. Fayez Khassawneh, Dr. Jawad Anani, Asma Khader, Dr. Judy Bataineh, Khalid Shogran, Dr. Kamel Abu Jaber, Kamal Kaissi, Kayed Hashim, Liela Sharaf, Mahdi Alawi, Mohammed Adnan Bakeit, Dr. Mohammed El-Masalha, Mohammed Abdul Aziz, Dr. Mousa Shteivi, Dr. Nabil El Sharif, Nadia Hashim Alloul, Saleh Qalab, Samir Habashneh ve Dr. Taher Kanaan gibi Türkiye-Arap ilişkileri konusunda uzmanlar katıldı.
 
 
AÇILIŞ KONUŞMALARI VE ÇALIŞTAY NOTLAR
 
Arap Düşünce Forumu Genel Sekreteri Dr. El-Sadık El-Fakih:
 
Bayanlar baylar, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Arap-Türk ilişkilerinin geçmişten geleceğe ele alınacağı bu toplantıya hoş geldiniz. Sizi burada ağırlamaktan büyük onur duyuyoruz.
 
Bu açılış konuşmasında öncelikle emeği geçenleri, fikirleriyle ve teşvikleriyle bu toplantının gerçekleşmesine vesile olanlara teşekkürlerimi ifade etmek istiyorum. Bunun için öncelikle bu tür ekinliklerin yürütülmesine büyük önem veren ve özellikle Türklerle aramızda kalıcı irtibatların oluşması üzerinde duran Prens Hasan Bin Tellal’a çok teşekkür ediyoruz. Ayrıca sizin nezdinizde Türk ve Arap ilişkilerinin geliştirilmesi hususunda tavsiyelerini sürekli olarak yapan Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’na çok teşekkür ediyoruz. Kendisi bunun için bazı sahih kurumların oluşmasına öncülük etmeye çalışan ve Türkiye’de son görüşmemizde bu yönde daha somut bir adım atma hususunda, Türkiye’nin önde gelen düşünce kuruluşlarından biri olarak Stratejik Düşünce Enstitüsü ile çalışmamızı tavsiye etti. Bununla da kalmayıp kardeşim Dr. Yasin Aktay’ı da bizzat arayarak içinden geçmekte olduğumuz bu tarihsel dönemde ilişkilerin gelişmesi hususunda ve bu tür toplantıların gerçekleşmesinde doğrudan bir girişimci olarak zikredilmesi gereken bir isimdir. Kendisi aramızda olmayı istiyordu ve bizim yürüteceğimiz bütün faaliyetlerimize katılamasa da davet edilmeyi istedi.
 
Arap-Türk ilişkilerinin gelişiminin en önemli göstergelerinden biri de kendilerinin İslam Konferansı Örgütü’nün başkanı olarak seçilmiş olmasıdır. Bu toplantının gerçekleşmesinde katkısı var. Arap-Türk ilişkileri son zamanlarda büyük bir hızla gelişiyor. Düşünce kuruluşlarının bütün bu ilişkilerin sahih bir istikamette gelişmesinde kurucu, fiili ve yardımcı bir rolü olmaktadır. Bu rolün her taraf için yararlı sonuçlar doğurması beklenmelidir. Tarih boyunca Araplarla Türklerin çok ortak yönleri, yararları, kültürleri olmuştur ve halen vardır. Bu ortak özellikleri, kaderi, tarihi unutmamak gerekiyor. Bu tarih içinde bazı hatalar, bu tarihin yanlış okumaları var ancak bu yakınlaşmaların ortaya çıkaracağı yeni okumalarla doğru olan tarihe ulaşmaları gerekiyor. Bu tarihe ulaşmak hepimizin yararına olacağından aradaki yanlış okumaları, yanlış ifadeleri ayıklamamız gerekiyor. Toplumlarımızın genel yararına göre önceliklerimizi tespit edip bu öncelikler muvacehesinde tekrar geçmişte uzun dönem boyunca ilişkilerin yaşadığı kopukluğu bir daha yaşamamak için gerekli önlemleri almamız gerekiyor. Bunun için birbirimizi biraz daha iyi anlamamız gerekiyor tabii ki.
 
Türkiye’de bu tür bir değişime gözümle şahit olduğumu söyleyebilirim. Muhakkak ki bu tür toplantıların da çok büyük bir etkisiyle Türkiye toplumu başkalarını anlama, özellikle Arap dünyasına doğru daha iyi bir açılım sergileme noktasında büyük bir istek duymaktadır. Bu açılımların daha fazla ve olumlu bir biçimde sürdürülebilmesi için daha fazla açılım gerekir. Esasen tarih boyunca bizi birbirimizden ayırmış olduğunu söylediğimiz o yanlış ve önyargılı tarih okumalarının tarihsel ve kültürel bir derinliği olmadığını kaydetmemiz gerekiyor. O okumalar ve önyargılara dayalı okumalar alabildiğine biçimsel ve yüzeysel kalmaktadır. O yüzden halkta bu ilişkilerin daha iyi olması yönünde daha büyük bir itki var.
 
Kısaca bütün bu olumlu faktörler işte bu tür toplantıların düzenlenmesinde bize en çok yardım eden unsurlardan biridir. Öncelikle Türkiye’nin yaşadığı veya yaşamakta olduğu dönüşüm bu tür alışverişlerin veya yakınlaşmaların ortaya çıkmasını daha da kolaylaştırmaktadır. Aynı şekilde Arap dünyasının hâlen içinden geçmekte olduğu aşamalar da bu tür buluşmaları kolaylaştırmakta hatta teşvik etmektedir. Aslında Türkiye’nin bu açılımlarına mukabil Arap dünyası eski halinde kalmaya devam etmiş olsaydı işlerin daha da karmaşık hale gelebileceğini kaydetmek gerekiyor. Hüsnü Mübarek bir zamanlar çağırdığı tarihçilere içinde “Türk Fethi” geçen bütün deyimleri “Türk Savaşı” ile değiştirmelerini istedi. İşte bu tavır, devam etmiş olsaydı, Arap-Türk ilişkilerini kötü etkileyecek olumsuzlukların en önemli işaretini oluşturuyordu. 
 
Ayrıca hem Türkiye’nin kültürünün, sanatının, edebiyatının Arap dünyasında, Arap dünyasının da yine sanatı, edebiyatı ve kültürünün Türk dünyasında nasıl bir yumuşak güç olarak etkide bulunduğunu ve bu etkiyle ilişkileri ayrışmaz bir bütüne dönüştürüyor olduğunu biliyor buna şahit oluyoruz. Bu tür buluşmaları yapmamızı kolaylaştıran unsurların çok olduğunu böylece bir kez daha ifade ettikten sonra ortak çalışmalar için zeminimizin zannettiğimizden daha güçlü olduğunu söyleyerek bu buluşmanın bir ilk adım sayılmasını diliyorum. Böylece bu adımların Arap Düşünce Forumu ile Stratejik Düşünce Enstitüsü arasında bir yol haritası ve fiili istişareler için de bir basamak oluşturmasını umuyorum.
 
Geçmişte bu tür başlıklar altında çok sayıda çalışmalar yapıldı, ama hem Türk tarafında tek taraflı monolog olarak hem de Arap tarafında tek taraflı olarak yapıldı, oysa bunu bir diyaloga dönüştürmek gerekiyor. Böylece Dr. Yasin Aktay’a bu buluşmaların gerçekleşmesi için başından beri büyük bir isteklilikle yaklaştığı için ve TC. Yurtdışı Akrabalar Topluluğu Başkanı Sayın Kemal Yurtnaç’a ve tek tek herkesi sayamayacağım için affını dileyeceğim ama bu toplantıya katılan herkesi selamlıyor ve kendilerine teşekkür ediyorum.
 
Şimdi sözü Dr. Yasin Aktay’a devrediyorum.
 
SDE Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay:
 
Bayanlar baylar, öncelikle bu güzel mekânda bu bereketli toplantıda bir araya geldiğimiz bu güzel insanları Allah’ın selamıyla selamlıyorum.
 
İngilizce de konuşabildiğim halde Arapça konuşmayı tercih edeceğim, çünkü özellikle Araplar ve Türkler olarak bir araya geldiğimizde aracısız konuşmayı, birbirimizle mümkün mertebe üçüncü bir dile başvurmadan bu iki dilden biriyle konuşmayı tercih ediyorum. İfademde bir yetersizlik olursa, lütfen kusura bakmayın.
 
Esasen Türkiye ve Arap ülkeleri arasındaki ilişkilerde göz önünde bulundurulması gereken bir noktayı yeri gelmişken, bir başlangıç bilgi notu olarak ifade etmek isterim. Türkiye’de bir hesaba göre üç milyona yakın Arap nüfus vardır. Siirt, Mardin, Urfa, Antakya, Adana, Mersin’de önemli bir nüfus evlerinde veya kendi aralarında Arapça konuşmaktadır. Bu açıdan Türkiye birçok Arap ülkesinden daha fazla Arap nüfus barındırmaktadır. Ancak sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, sayın Dr. El-Sadig El-Refig’in de belirttiği gibi Arap dünyası ile Türk dünyası arasında büyük bir kopukluk yaşanmıştır. Aslında sadece Arap ve Türk dünyası arasında değil, Arap ülkelerinin kendi aralarında da bu kopukluğun aynısı yaşanmış ve sömürge dönemlerinde bu kopukluk belirleyici bir rol oynamıştır. O yüzden bu küresel dönemde, bu küresel dünyada bütün toplumların birbiriyle iletişime ve ilişkiye geçmesi esas iken Müslüman halklar arasında, Arap ve Türk halklarının kendi aralarında veya kendi içlerinde bu iletişimi bir türlü kuramıyor olması hepimiz için büyük bir ayıptır. Esasen bu kopukluk hepimizi zayıflatmakta ve her bir ülkeyi veya toplumu kendi içinde bir hapishaneye kapatmakta ve onları alabildiğine dezavantajlı kılmaktadır. Oysa bu buluşmaları gerçekleştirmek bu hapishanelerimizden kurtulabilmemiz açısından zaruri görünüyor, aksi takdirde kendi ayaklarımıza kendi prangalarımızı vurmuş oluyoruz. O yüzden aydınlarımızın, sivil toplum unsurlarımızın ve düşünce merkezlerimizin kendi devletlerine bu açılımı destekleyici anlamda bir teşvik ve baskı yapması gerekiyor.
 
Bu küresel dünyanın birçok yerinde yeni ve başarılı ilişki ve birlik modelleri gelişmiş. Avrupa Birliği bu modellerden sadece bir tanesidir ve birçok ülkeyi kendi içlerinde bağımsız olarak bıraksa da aralarında tesis edilen yeni ilişki ve işbirliği modelleriyle birbirleriye irtibatlandırdı. Böylece vizelerin kaldırılması ve serbest dolaşım modelinin gelişmesiyle Avrupa ülkeleri arasında refahın paylaşımı, seyahat özgürlüğünün artırılması ve her türlü yönetim kalitesinin artırılması gibi bütün halkların aynı anda kazançlı çıktıkları bir birlik oluşmuş oldu. Bu süreç içinde Avrupa bir bütün olarak paylaşırken bu süreçten zararlı çıkan hiç kimse olmadı.  Benzer bir birlik modeli üzerinde biz de durarak bizi kaderimize mahkûm eden, bizi bir kadere mecbur eden bu hapishanelerimizden kurtulmanın yollarını arayabiliriz. Kültür, insan hakları, ekonomi ve yönetim tecrübesi bakımından bir sürü açıdan Türklerle Araplar arasında, Arapların kendi aralarında hatta Orta Asya ülkeleriyle çalışılabilecek benzer birlikler yoluyla benzer bir açılım denenebilir.
 
Esasen bu tür açılımlar hepimizin özgürlüklerini ve kalitelerini daha da artıracaktır. Bu yüzden biz bir sivil toplum kuruluşu olarak bunu kendi üzerimize bir vazife olarak gördük. Belki devletlerimiz üzerinde bu istikametteki politikalar için baskılar yapmanın yanı sıra kendi inisiyatifimizle kendi mukabilimiz olan akademisyenler arasında platformlar oluşturma yoluna girdik. Bu çerçevede 2010 yılının Aralık ayında Tunus’taki hadiseler başlamadan sadece bir hafta önce Ankara’da Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi’ni toplamamız nasip oldu. O toplantının açılış ve konsept konuşmalarında aramızda kurduğumuz iletişimde üçüncü dile olan bağımlılığın üzücü bir durum oluşturduğunu, Arapları anlamak için Avrupa dillerinden birine müracaat etmek zorunda olmamızın ne kadar ayıp olduğunu vurguladık. Ancak bu toplantı ve aslında benzer birçok toplantıda ortaya çıkan bir gerçek de bu üçüncü dil gerçeğinden ayrı olarak aramızda tedavülde bulunan ideolojik önyargılara dayalı dil. Örneğin Türkler arasında Arapların olumsuz algısı, Arapların bizi arkamızdan vurmuş olduğuna dair yaygın kanaat ciddi bir ideolojik bariyer oluştururken, Araplar arasında da Osmanlı’nın Arap ülkelerini asırlarca sömürmüş olduğuna dair ciddi ideolojik yargılar vardı. Bir çok kesimde halen devam eden önyargılar bunlar. Oysa yeni bir tarihsel dönemdeyiz, yeni bir çağdayız şu anda. Tabii ki tarihte olanları değiştirmemiz mümkün değil. Ancak tarihte olanlara daha sağlıklı bir tarih felsefesiyle bakış açımızı değiştirebiliriz. Böylece geleceğe daha sağlıklı bir hazırlık yapabiliriz. Aslında tarihe bakış açımızı ancak yeni ve güçlü güncel ilişkiler kurarak değiştirebiliriz. Bu ilişkileri yeniden kurup geliştirmemiz gerekiyor, böylece birbirimizden kopmuş olan kardeşler olduğumuzu yeniden hatırlar ve gereğini yaparız.
 
Bir açılış konuşması olarak fazla uzattığımın farkındayım, daha fazla sabrınızı zorlamadan bu toplantıya katkıda bulunan herkese teşekkürlerimi arzederek bitirmek istiyorum. Özellikle tekrar değerli dostum Dr. El-Sadig El-Fagih’e, Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları’na sayın başkan Kemal Yurtnaç’ın şahsında ve Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü ile Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi’ne yardımları için teşekkür ederim. Tabii burada bir de Stratejik Düşünce Enstitüsü olarak hükümet dışı bir sivil toplum teşekkülü olarak çalıştığımızı ve bu çalışmaların sivil toplumun inisiyatifiyle hareket ettiğimizi belirtmek istiyorum. Özelikle Arap-Türk ilişkilerinin bu sivil toplum girişimiyle daha iyi beslenmesi gerektiğini de ayrıca belirtmek gerekiyor. Bu çerçevede Stratejik Düşüne Enstitüsü’nü destekleyen ve bu faaliyette özellikle emeği geçen başta arkadaşım Doç. Dr. Ahmet Uysal olmak üzere bütün arkadaşlarımıza teşekkür eder, hepinize saygı ve selamlarımı bir kez daha sunuyorum. Toplantının hayırlı sonuçlara yol açmasını diliyorum.
 
Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanı Kemal Yurtnaç:
 
Rahman ve Rahim Olan Allah’ın adıyla,
 
Sayın başkan, saygıdeğer hanımefendiler beyefendiler, Ürdün’de böyle bir toplantıda sizinle beraber olmanın mutluluğunu ifade etmek istiyorum. Öncelikle çalıştayın düzenlenmesinde emeği geçen değerli akademisyenlere, değerli sivil toplum kuruluşları temsilcilerine teşekkür ediyorum. Çalıştayın hayırlı sonuçlar getirmesini diliyorum.
 
Hepinizin bildiği gibi son yıllarda, son on yıllarda hızla değişen dünya düzeni, uzun süren önyargıların ve bu önyargıların oluşturduğu problemlerden dolayı uluslararası ilişkilerde çeşitli gerginlikler yaşanmasına neden olmuştur. Bu çerçevede, bölgedeki ülkeler yeni oluşumlar içerisinde. Bizde ülkeler olarak bu oluşumlarla hep birlikte hareket etmenin düşüncesi içerisindeyiz. Bizler Arap toplumunu kardeş ve akraba olarak görüyoruz ve bu dostluğu da göstermek için elimizden gelen gayreti göstermek istiyoruz. Bu kapsamda başbakanımız sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ifade ettiği gibi bu bölgede kardeşlikten, dayanışmadan, karşılıklı işbirliğinden başka hedefimiz yoktur. Nitekim ekonomik, kültürel ve sosyal hayatta gün geçtikçe dünyadaki uluslar birbirleriyle daha sıkı ilişkiler içerisine girmektedir.
 
Bu çerçevede 2000’li yıllardan itibaren Türkiye devleti de çeşitli yapılanmalara gitmiştir. Örneğin TİKA gibi teknik ve kalkınma yardımı yapan bir kuruluşu daha hareketli hale getirdik. Diğer taraftan kültürümüzün dünyada tanıtılması ile ilgili çalışmaları yapmak üzere Yunus Emre Vakfı’nı kurduk. 2010 yılından itibaren de başkanlığını yürüttüğüm başbakanlığa bağlı olarak çalışan Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı’nı kurduk. Bu topluluk, tarih sahnesine beraber yaşadığımız ülkelerle birlikte hareket edecek ve bu hareketi daha da zenginleştirecek çalışmalar yapmaya adaydır. Bu vesileyle başında olduğum kurumu size kısaca tanıtmak istiyorum. Bir taraftan 50 yıldan fazladır yurtdışında yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları var. Onların sorunları ile ilgilenirken diğer taraftan tarih sahnesinde beraberce yaşadığımız soydaş akraba topluluklarımız var. Yani Arap toplumu var, Balkanlar var, Kafkaslar var. Bir diğeri de yurtdışında Türkiye’ye lisans, yükseklisans ve doktora eğitimi için gelen üniversite öğrencileri var ki bu öğrencileri Türkiye’nin diğer ülkelerle irtibatını sağlayacak ve ülkeler arasında köprü görevini yapacak kişiler olarak görüyoruz.
 
Biz şuna inanıyoruz. “Tüm inananlar kardeştir” bu prensipten yola çıkarak toplumlar arasındaki zenginliklerin ve farklılıkların bir zenginlik olduğuna inanıyoruz. Kuranı Kerim’de Cenabı Hak insanları kavimler halinde yarattığını beyan ediyor. Bu kavimlerin bugünkü millet fikrine tekabül ettiğini de biliyoruz. Peygamber efendimiz veda hutbesinde “rabbiniz birdir, babanız da birdir, hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arab’ın Arap olmayana Arap olmayanın da Arap olmayan üzerinde üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur” buyuruyor.
 
Buradan çıkarılması gereken şey şudur. Milletlerin birbirlerine üstünlük arayışına girmesi yerine milletlerin bir zenginlik olduğunu, onların oluşturduğu kültürün bir zenginlik olduğu düşüncesiyle hareket edilmeli. Bunu bir renk olarak almalıyız. Milletler var olacaktır ama kesinlikle ırkçılık yapmayacağız. Irkçılık taraftarı olmayacağız ve ırkçılık taraftarı düşüncesi dünyanın neresinde olursa olsun toplumları bölmüştür. Önemli olan toplumlardaki ortak değerlerin inşasıdır. 400 yıldır beraber yaşadığımız bu coğrafyanın insanı canı yürekten bizim kardeşimizdir.
 
Dünyada her ülke diğer ülkelerle ortak alanlar oluşturmaya çalışıyor. Bu ortak alanlar için milyonlarca dolar para harcıyor. Oysa bu bölgedeki tüm ülkeler için söylüyorum. Bizim ortak değerlerimiz zaten var. Burada şunu özellikle ifade etmek istiyorum. Türkiye cumhuriyeti devleti son yıllarda bu tür çalışmalar yaparken acaba farklı bir hesabı var mı diye düşünülüyor. Bunu Türkiye Cumhuriyeti’nin bir yetkilisi olarak ifade ediyorum ki Türkiye cumhuriyetinin sınırlarını genişletme gibi hiçbir düşünceci yoktur. Temel amacımız ortak değerleri ortaya çıkartmak, buna sahip olmak. Zalimlerin ve egemenlerin bu bölgedeki ülkelerde yaptıkları olumsuzluklara karşı beraber hareket etmek. İslam’ın sunduğu evrensel barış mesajını vererek hep birlikte hareket etmektir. Bu maksatla bu toplantıyı önemsiyorum.
 
Bu toplantıdan akademik bir bakış açısıyla geleceğe yönelik çalışmaların olacağına inanıyorum. Bir toplumda entelektüel bir birikim olmaz ise ve bu birikime destek verilmez ise geleceğe yönelik amaçlarında gerçekleşmesi beklenemez. Tarihte yaşadığımız bu ortak birliktelik üzerine ben bu toplantıdan bir eğitim fikrinin çıkması gerektiğini düşünüyorum. Yani bir Türk-Arap Üniversitesi, bölgede teşkilatlanması ve bölgenin geleceğine fikri manada destek vereceğini düşünüyorum. Bu duygu ve düşüncelerle bu çalıştayın oluşmasında emeği geçen başta SDE başkanı, yöneticilerine, üyelerine, Arap Düşünce Formu’na, Kamu Diplomasi Koordinatörlüğüne, Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırma Merkezi ve bu çalışmaya katkı sağlayacak özellikle fikirleriyle burayı destekleyecek değerli akademik personellerimize ve hepinize teşekkür ediyorum. Bu çalıştayın hayırlı sonuçlar getirmesi dileğiyle hepinizi saygıyla selamlıyorum. 
 
 
Açılış konuşmalarından sonra birinci ve ikinci oturumda konuşmacılar özet olarak şunları kaydettiler:
 
 
BİRİNCİ OTURUM: ARAP-TÜRK İLİŞKİLERİ
 
Dr. Cevad Anani:
 
İki ülke arasında son zamanlarda yapılan anlaşma ve projelerin sayısı 40’a yaklaştı ve bu anlaşmaların miktarı hayli yüksek miktarları bulmaktadır. Ayrıca iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerde Ürdün geçmişte daha çok bir transit geçiş konumundaydı. Ama artık iki ülke arasında önemli bir gelişme başladı. Özellikle yatırımlar ve turizmin ekonomik ilişkilerin gelişmesinde rolü oldukça büyük.
 
Türkiye, 1980’lerden itibaren iktisadi alanda büyük bir ilerleme ve büyüme kaydetti. Turgut Özal ile birlikte başlayan açılım ve büyüme son yıllarda bir bakıma zirveye ulaştı. Bu açıdan Ürdün için de Türkiye'nin iktisadi sahadaki bu atılım ve ilerlemesi önemli bir tecrübedir.
 
Arap Baharı iki ülke arasındaki ilişkilere olumlu bir şekilde yansıdı. Arap Baharı’ndan özellikle Suriye'de yaşanan kriz nedeniyle tam olarak istifade edilemiyor olsa da yakın gelecekte bu ilişkiler daha iyi konuma gelecektir. Türkiye'nin son yıllardaki siyasi ve ekonomik alandaki atılımı gözden kaçmamalıdır. Ayrıca Filistin konusundaki tavır ve Davos sonrası süreç Araplar tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanmaktadır. Şüphesiz bunun karşılıklı ilişkilerin gelişmesinde ve Türkiye'ye yönelik sevginin oluşmasında büyük bir rolü var. 
 
Türkiye'nin Avrupa pazarı ile önemli ilişkileri bulunmaktadır. Su an dört Arap ülkesi Ürdün, Mısır, Fas ve Tunus Avrupa Birliği ile dostluk ve ticaret anlaşması imzalamıştır. Bu durum Avrupa pazarına Arap dünyasının girmesini kolaylaştıracaktır. Ayrıca bu elbette Ürdün ve Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişmesinde de önemli rol oynayacak bir başka husustur.
 
Nadia Hashim Alloul:
 
Kültürel ilişkiler tüm diğer ilişki biçimlerine göre daha temel bir unsura sahiptir. İktisadi ve siyasi ilişkiler değişiklikler gösterebilir fakat kültürel ilişkiler sağlıklı bir şekilde inşa edildiği takdirde diğer ilişkilerin hepsi de çok daha güçlü olacaktır. Türkiye ve Ürdün kültürel ilişkileri kuvvetlendirme noktasında önemli imkanlara sahiptir. Tarihi birliktelik, coğrafi yakınlık ve ortak değerler ikili ilişkilerin kuvvetlendirilmesine yabancı kültürlere nazaran çok daha fazla kolaylık sağlayacaktır.
 
Ortak tarihimizi ve medeniyetimizi unutmuş değiliz. Osmanlı geçmişi ve birikimi hala zihinlerimizde. Bu acıdan niçin ortaklıklar inşa etmeyelim. Kültürel ilişkiler sosyal ve sanatsal faaliyetleri kapsamakta. Niçin bu sahalarda ortak işler meydana getirmeyelim. Son yıllarda Türk dizilerinin Arap ülkelerinde ve Ürdün’de Türkiye'ye yönelik büyük bir teveccüh oluşturduğu ortadadır. Ayrıca birçok Ürdünlü öğrenci Türkiye'de okumakta ve hatta bazıları oradan evlenmektedir. Tüm bunlar kültürel ilişkilerin gelişmesi için büyük adımlardır.
 
Kral Abdullah 1945’de Türkiye’yi ziyaret eden ilk Arap lider olmuştur ve iki ülke arasında dostluk anlaşması imzalanmıştır. Buna binaen kültürel ilişkileri daha farklı sahalarda ve güçlü olarak bina etmeliyiz. Yunus Emre Enstitüsü’nün Ürdün üniversiteleriyle olan ilişkisi Türk dili ve kültürünün yayılmasında önemli rol oynamaktadır.
 
Öncelikle kültürel ilişkilerin siyasi ilişkileri geliştirmesi ve sonrasında da kültürel ilişkilerin gelişmesinde büyük bir adım olarak tercüme faaliyetleri gerçekleştirilmelidir. Türkçeden Arapçaya ve Arapçadan Türkçeye kitaplar çevrilmeli ve böylece paylaşım artırılmalıdır. Süleymaniye kütüphanesinden daha fazla yararlanılmalı, Osmanlı ve İslam medeniyetinin birikimi böylelikle paylaşılmalıdır.
 
Doç. Dr. Vehbi Baysan:
 
Kral Hüseyin dönemiyle birlikte Ürdün ve Türkiye ilişkilerinde gözle görülür bir ilerleme kaydedildi. İlişkilerin geliştirilmesinde öğrenci değişimi, öğretim üyesi değişimi ve akademik projelerin büyük katkısı olacaktır. Erasmus benzeri bir program ile iki ülke arasında öğrenci değişimi ve öğrencilerin Türkiye ve Ürdün’de kalmaları ilişkilerin gelişimine katkı sağlayacaktır. Aynı şekilde akademisyenlerin değişimi ve akademik projeler benzer işlevi görecektir. Kültürel ilişkilerde daha ileriye gidebilmek için bu üç alanda efor sarfetmek ve bu alanlara yönelik finansal destek sağlamak ve özel fonlar ayırmak gerekmektedir.
 
 
Prof. Dr. Muhittin Ataman:
 
Türkiye’deki yüksek öğrenim sistemi ve YÖK’ün yapısı hakkında bilgi veren Ataman, konuşmasında şu noktalarda değindi: Türk üniversitelerinin ve Türk yüksek öğrenim kurumunun batı, İslam ülkeleri ve doğu ile ilişkilerinde son yıllarda önemli bir artış var. Özellikle Yükseköğrenimde başörtüsü sorunun çözülmüş olması Müslüman ülkelerden bayanların artık rahat bir şekilde Türk üniversitelerinde okuyabilecekleri anlamına gelmektedir. Bu durum Türkiye'nin son yıllardaki akademik alandaki açılımına önemli katkı sağlayacaktır.
 
Prof. Dr. Adnan Badran:
 
Türk-Arap ilişkilerinin tarihine kısaca değinen Badran, Ürdün eğitim sistemi ile ilgili şu açıklamalarda bulundu: Ürdün’de yüksek eğitim için geçmişte Türkiye ve Türk üniversiteleri ziyaret edildi. Ürdün eğitim sistemi genelde Amerikan tarzı olarak nitelendirilmektedir. Ürdün olarak Amerikan sisteminden istifade etmiş olmakla beraber yüksek öğrenim sisteminin yerel olduğunu belirtmek gerekmektedir.
 
Yermuk Üniversitesinin kuruluşunda 35 Türk akademisyen katkı sağladı ve bölümlerde görev aldı. 
 
Ürdün üniversiteleri arasında gözle görülür bir rekabet söz konusudur. Geçmişte fakülteler kapasiteleri kadar öğrenci aldılar ve öğrenciler puanlarına göre bu fakültelere yerleştiler. Kapasitenin fazlasını almamak ciddi bir başarıyı getirdi ve bu durum model olarak alındı. Fakültelerin kapasitesinin üstüne çıkılmamaya dikkat edilmektedir. Teknoloji ve bilgi toplumu çağında olduğumuz gerçeği yüksek öğrenimi bu şartlar dahilinde formüle etmeyi zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla bu süreçte kalite en önemli unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.
 
Esma Khader
 
Ürdün’de sivil toplum alanında gelişime ihtiyaç vardır. Bu bakımdan Türkiye tecrübesi Ürdün’de sivil toplumun gelişimi hususunda önemli rol oynayacaktır ve Türkiye'nin sivil toplum tecrübesi model alınması gereken bir yapıya sahiptir.
 
Türkiye’de oldu gibi Ürdün’de de belediyelerde halk meclisleri olmasına rağmen bu meclislerin vizyonu yeterli değildir. Bu acıdan faaliyet alanı ve yapılacak işlerin tanzim edilmesinde bazı zorluklar ortaya çıkmaktadır. Özellikle yardım derneklerinin tesisi ve tanziminde henüz sistemli bir yapı oluşturulamamıştır.
 
Sivil toplumun oluşmasında demokratik bir yönetimin, düşünce ve ifade özgürlüğünün, iyi yönetişimin, güçlü bir ekonominin etkisi büyüktür. Özellikle bölgede sivil toplumunun gelişmesinde bu unsurlar nedeniyle zorluklar oluşmaktadır.
 
Son olarak bu buluşmanın hem iki ülke arasındaki ilişkilere yansıması, ikili ilişkilerin gelişimine katkı sağlaması ve özellikle de Ürdün’de sivil toplumun gelişimine katkı sağlamasını temenni ederim.
 
 
İKİNCİ OTURUM: ÜRDÜN-TÜRK İLİŞKİLERİ
 
Doç. Dr. Mesut Özcan:
 
Türk dış politikasının farklı veçheleri üzerinde durarak özellikle Ortadoğu ülkeleri ile gelişen ilişkilerden bahseden Özcan, Türkiye'nin son yıllarda bölgesel organizasyonlarda gözlemci olduğunu ve İslam dünyasında daha aktif bir rol oynadığını vurguladı.
 
Eski Enformasyon Bakanı Salih al Qallab:
 
Sahip olunan siyasi ideoloji ve görüşleri dışarıda tutarak bir ortaklık içine girmek ve açık kalpli olarak konuları tartışmak ve diyalog geliştirmek gerekmektedir. Başta akademik, kültürel, eğitim ve iktisadi konuları kapsamak üzere her sene geniş katılımlı Türk-Arap diyalogunu artıracak toplantılar düzenlenmelidir.
 
Mimar Sinan’ın geçmişte Osmanlı coğrafisini inşa ettiği gibi bugün de Sinan'ın torunları Arap dünyasını yeniden inşa etmektedir.
 
Sivil toplum kuruluşlarının ortaklaşa faaliyetleri artırmaları için efor sarfedilmelidir. Ortak araştırma merkezleri kurulmalıdır. Arapçanın eğitim dili olarak Türk eğitim müfredatına dahil edilmesi ve Arapçanın Türkiye'de yaygınlaştırılması için çalışılmalıdır.
 
Tercüme faaliyetine hız verilmeli ve karşılıklı olarak eserler Türkçe ya da Arapçaya tercüme edilerek tecrübe paylaşımı artırılmalıdır. Geleceğe yönelik birlikte yatırım yapmak üzere inatçı bir şekilde caba gösterilmelidir.
 
Doç. Dr. Davut Ateş:
 
Türkiye-Arap iktisadi ilişkilerinin geliştirilmesinde serbest ticaret anlaşmalarının, vizelerin kaldırılmasının, girişimcilerin cesaretlendirilmesi ve desteklenmesi hususu üzerinde duran Ateş, Türkiye ve bölge arasında ne tür bir ticaret ağı oluşturulabileceği ve ne tür ürünlerin ithal ve ihraç edilebileceğinden bahsederek “Nafta, AB örneğinde olduğu gibi bölgeselleşmeyi güçlendirmek gerekmektedir. Teknik ortaklıkları ve bölgesel temelli endüstriyel ortaklıkları ve yine Türk-Arap Üniversitesinin kurulması sağlanmalı” açıklamasından bulundu.
 
Eski OPEC Yönetici Kemal Kaissi:
 
Ortadoğu bölgesi sahip olduğu yer altı ve yer üstü kaynakları dolayısıyla çok önemli bir iktisadi merkezdir. Arap ülkeleri ve Türkiye enerji, iktisat ve ticaret ekseninin kalbinde yer almaktadır. Tarihi ve kültürel ortaklık dolayısıyla Türkiye ve Arap ülkeleri aynı çevrede bulunmakta ve bu nedenle benzer stratejileri benimsemelidir. Bu bağlamda ortak vizyon ve siyasi iradenin sağlanması ve bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanması bir zorunluluktur.
 
Kalkınmanın sürdürülebilmesi ve tüm bölgeye yaygınlaştırılması için Türkiye ile Arap ülkeleri arasındaki bağların güçlendirilmesi hayati önem taşımaktadır.
 
Bölge devletleri siyasi, iktisadi ve ticari kurumları desteklemeli ve diyalog, dayanışma ve koordinasyonu teşvik etmelidirler. Bu bakımdan devletler ve sorumlu hükümetler ortak bir çevrenin oluşturulmasında, ortak siyasi iradenin tesisinde, istikrarın sağlanması ve devam ettirilmesinde bölgedeki işbirliğinin artırılmasında ciddi gayret göstermelidirler.
 
Eski Senatör Dr. Nabil Sharif:
 
Türkiye'nin yeni politikası ve özellikle de Filistin politikası Arap dünyasında memnuniyetle karşılanmıştır ve bu nedenle Türk hükümetine müteşekkiriz. Aynı şekilde Türkiye'nin Suriye krizinde izlediği siyaset de benzer şekilde Araplar nezdinde memnuniyetle karşılandı.
 
TRT'nin Arapça bir kanal açması bölge ile Türkiye arasında bir kapı açılmasında önemli rol oynadı. Anadolu Ajansı'nın, Yunus Emre Kültür Merkezi’nin açılması Türk kültürünün Arap coğrafyasında tanınması için büyük rol oynamaktadır. Benzer şekilde Türk dizilerinin Arap toplumlarında büyük bir etki bıraktığı açıktır. Özellikle yeni Türkiye'nin tanınması ve Türk kültürünün bölgede yaygınlaşmasında diziler önemli bir işlevi yerine getirmektedir.
 
Diplomatik ve siyasi sahada uygulanan politikalara ek olarak medya, iletişim ve dil alanlarındaki çalışmalar Araplar nezdinde Türkiye'nin önemini ve yerini artırmaktadır.
 
Bu alanda en önemli projelerden birisi tercüme faaliyetlerine şiddetli duyulan ihtiyaç dolayısıyla bu alanda ciddi çalışma gerçekleştirmektedir. Kültürlerin paylaşımında tercümelerin rolü büyük olacaktır. Ayrıca Arap dünyasında Türkçe yayın yapacak Türkiye’de de Arapça yayın yapacak kanal ve ajansların kurulmasını gerçekleştirmek ve sayılarını artırmak gerekmektedir.
 
 
Prof. Dr. Musa Shteiwi:
 
Sivil toplumun tesisi Ortadoğu'da demokrasinin anlaşılması ve benimsenmesi acısından önemlidir. Bu bakımdan hayır kurumları bir yana -çünkü bunlar uzun yıllardır faaliyet göstermekte- tesis edilecek kurumlar sayesinde devlet ile toplum arasında bir bağ oluşturacak, insani haklarını koruyan bir sivil toplum algısının bölgede oluşturulmasına önem göstermek gerekmektedir.
 
Arap dünyasında genel olarak baktığımızda sivil toplumunun rolü ve konumunun çok sınırlı olduğunu görmekteyiz. Geçmişten beri sivil toplum bölgede genel olarak kontrol altında tutulmuş ve bu nedenle ilerlemesi yeterli düzeyde olmamıştır. Türkiye ve Arap dünyası arasında su anda büyük bir açılım gerçekleşmektedir. Bu durum Arap dünyasında sivil toplumun gelişmesinde önemli bir rol üstlenecektir. Özellikle Arap devrimleri sonrasındaki yeniden inşa sürecinde sivil toplum olgusunun Arap dünyasında gelişmesinde Libya, Mısır ve Suriye gibi ülkelerde daha fazla etkinleşmesinde Türkiye'nin devlet olarak ve Türk sivil toplum kuruluşlarının büyük katkısı olacaktır. Bu nedenle Türk ve Arap sivil toplum kuruluşları arasında işbirliği ve dayanışma artırılmalı, geliştirilmelidir.  Türkiye tecrübesinin Arap ülkelerinde sivil toplumun gelişmesinde katkısı ve rolü yakın gelecekte büyük olacaktır.
 
Doç. Dr. Cenap Çakmak:
 
Sivil toplum kavramına ilişkin farklı görüşlere ve sivil toplumun toplumların gelişmesindeki önemine değinen Çakmak, sivil toplumun toplumsal değişimde ve demokratikleşme sürecinde oynadığı rolü Türkiye özelinde anlattı. Türkiye'de sivil toplumun 1990’larda AB'nin etkisiyle geliştiğini vurgulayan Çakmak, sivil katılımın Türkiye ve Arap dünyası arasında karşılıklı ilişkileri artıracağını belirtti.
 
Prof. Dr. Hacı Duran:
 
Türkiye ve Arap ilişkilerinde tarihsel olarak ilmi ve akademik durum ve paylaşımına değinen, çeşitli örneklerle geçmişten beri ilmi sahada ilişkilerin olduğunu ve öğrencilerin özellikle de Türk öğrencilerin Arapça tedrisi ve İslami ilimler okumak için Arap ülkelerine gittiğini ifade eden Duran, Türklerin Arapça ve Arapların da Türkçe öğrenmesinin kültürü ve ortak birikimi korumak adına zorunlu olduğunun altını çizdi.
 
 
Prof. Dr. Muhammed El Masalha:
 
İki yıl önce Gazi Üniversitesi ile Ürdün Üniversitesi arasında işbirliği anlaşması imzalandı. Bu çerçevede Amman'da ortak bir sempozyum düzenlendi. Bu durum taraflar arasında akademik işbirliğinin gerçekleştirilmesi için oldukça teşvik edici bir örnektir.
 
Türkler ile Araplar oldukça büyük bir mirasa sahipler. Yüzyıllardır bir arada olmaları hasebiyle birçok ortak ve benzer yön bulunmaktadır. Türk ve Arap akademisyenlerin çok sayıda akademik sempozyum, program ve konferans düzenlemeleri gerekmektedir.
 
 
KAPANIŞ KONUŞMALARI
 
SDE Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay:
 
Öncelikle bu çalıştayın tamamına ermeyi nasip ettiği için Yüce Allah'a hamdu senalar olsun. Bu güzel, faydalı, ufuk açıcı diyalogda gönüllerimizi birbirimize açtığı için şükürler olsun. Bu toplantıdan bereketli sonuçların hasıl olmasını da yine Allah’tan diliyorum.
 
Sonra, bu toplantının gerçekleşmesine emeği geçen herkese çok teşekkür ederim. Başta kendisine teklif ettiğim anda büyük bir ciddiyet ve samimiyetle hüsnü kabul ile yaklaşan Arap Düşünce Forumunun genel sekreteri Dr. El-Sadig el-Faqih’e ve kendisine özveriyle yardımcı olan bütün arkadşalarina teşekkür ederim. Bizi burada tam bir hüsnü kabul ile karşılayıp misafirperverliğin en alasını gösterdiler.
 
Sabahtan beri başka toplantılara nispeten daha az ara verdiğimiz halde hiç bıkmadan akşama kadar oturup dikkatlice dinleyip not alan ve tartışmalara katılan bütün katılımcılara da teşekkür ediyoruz. Hem Türkiye'den hem de Ürdün'den katılan tüm arkadaşlarımıza da. Bu toplantıya geldiğimiz gibi gitmeyeceğiz, çok şey öğrendik ve çok etkilendik, sadece fikir olarkak değil duygu olarak da buradan geldiğimiz gibi ülkemize geri dönecek değiliz. Bu da aslında bu tür toplantıların, sohbetin, diyalogun bereketidir.
 
Ayrıca hem verdikleri destek hem de bizzat oturumlara katılarak yaptıkları entelektüel katkıları dolayısıyla Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanı ve arkadaşlarına, Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezinden Doç. Dr. Mesut Özcan’a ve Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğüne teşekkür ederiz.
 
Şimdi bu toplantıda konuşulanların burada kalmaması, bir eyleme ve gelecekte daha iyi ilişkilere bir başlangıç olması için yapmam gereken bazı mütalaalar var.
 
Öncelikle burada iki tarafın devletinden de temsilciler var olsa da ve ilişkiler devletlerin siyasi kararlarıyla çok önemli bir gelişme veya duraklama kaydedebiliyorsa da, sivil toplumun önemini asla ihmal etmemek gerekiyor. Toplantıda buna dair çok şey söylendi. Sivil toplumun önemi üzerine ayrı bir oturum da vardı. Doğrusu devletler, idareciler geçici, sivil toplumun kendisi kalıcıdır. Sivil toplumun devletlerin ötesinde, onlardan bağımsız çalışıyor olması gerekiyor ki, çok şükür Türkiye ile Ürdün arasındaki sivil toplum düzeyinde bu ilişkiyi teşvik edecek çok önemli bir talep var. Esasen bugün iktidarda bulunan AK Parti zamanında büyük bir gelişme kaydeden Arap-Türk ilişkileri büyük ölçüde halk tarafından, sivil toplum tarafından desteklenip teşvik edilmektedir. Yani AK Parti’nin Arap İslam halklarına yönelik politikası basitçe Türkiye devletinin yeni bir stratejik kararı veya arkaplanında türlü hesapların olduğu bir politika değil, Türkiye halkının samimi, dostane duygularla sergilediği taleplere bir cevap olarak da gerçekleşmektedir ki bu açıdan geleceği olan bir açılımdır bu. Aslında bu siyasete cevap vererek iktidar olan, iktidarını on yılı aşkın bir süredir devam ettiren AK Parti’nin kendisi de bir bakıma o sivil toplumun ürettiği en büyük organizasyonlardan biridir. Başka bir deyişle AK Parti bir bakıma sivil toplumun klasik devlet anlayışına karşı bir başarı hikayesidir.
 
Bu itibarla biz Stratejik Düşünce Enstitüsü, hükümet dışı bir sivil toplum teşekkülü olarak kendi irademizle bu yönelimin gönüllü aktörlerinden biri olmayı kabullendik. Bu çerçevede daha Arap Baharı süreci başlamadan bir yıl kadar önce planlamaya başladığımız bir Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi’nin (ATCOSS) ilkini Tunus’ta Bu Azizi’nin kendisini yakmasından sadece bir hafta ünce Ankara’da 22 Arap-İslam ülkesinden 200 kadar akademisyenin katılımıyla gerçekleştirdik. O Kongre ikincisini Kahire’de “Ortadoğu’da Değişim ve Hükümet Dışı Aktörlerin Rolü” başlığı altında toplamaya karar vererek dağıldığında henüz süreç başlamamıştı ve konu tam da yaşamakta olduğumuz sürecin tabiatına çok uygun düşüyordu. Bugün buradaki toplantımızın SDE adına koordinatörlüğünü büyük bir özveriyle yapan arkadaşım Doç. Dr. Ahmet Uysal o Kongrenin de koordinatörlüğünü yürüttü. Kendisine de ayrıca çok teşekkür ediyorum. ATCOSS’un üçüncüsünü de inşallah önümüzdeki Mayıs ayının 2-4’ünde İstanbul Üniversitesinde toplayacağız. Oraya hepinizi davet ediyoruz.
 
Sonuç kısmında vurgulamam gereken ikinci bir nokta, SDE olarak burada yaptığımız toplantının ve benzerini 12 Arap ülkesinde de düzenlemeyi planladığımız toplantının değerlendirilebileceği bir web sitesinin kurulması iyi bir iletişim ağının kurulması açısından önemli olacaktır.
 
Üçüncüsü, yine bölgemizdeki güncel gelişmeleri akademik ve entelektüel bir dikkatle takip ederek bunları tartıştığımız, yer yer ortak aklı arayarak belli konularda ortak bir duruşu geliştirebileceğimiz süreklilik arz eden bir ilişki ve iletişim mekanizmasını harekete geçirebiliriz.
 
Dördüncüsü, bu yıl içinde tamamlanacak bu seri toplantıların sonucunda İstanbul’da düzenlenecek bir final toplantısıyla "Ortadoğu Düşünce Kuruluşları Platformu"nun tesisi sağlanabilir ve bu platform düşünce kuruluşlarının tecrübelerini ortak aklın beslenebileceği bir birikim haline getirebilir.
 
Beşincisi, buralarda yapılan konuşmalardan çıkardığımız en önemli sonuçlardan birisi de bir "Arap-Türk Üniversitesi"nin kurulması önerisi bu toplantının pratik sonuçlarından biri olabilir. Bu çerçevede Türk üniversiteleri ile Ürdün üniversiteleri arasında daha fazla öğrenci ve öğretim üyesi değiş-tokuşu hususunda da bazı işbirlikleri yapılabilir.
 
Altıncısı, esasen Arapça eğitimi hususunda Türkiye’de durumu şu şekilde ortaya koymama müsaade ediniz. Sayıları yetmişin üstünde olan ilahiyat fakültelerinde akademik seviyede Arapça eğitimi verilmekte, yine çok sayıda Arap Dili Edebiyatı bölümleri ve Arapça Öğretmenliği bölümleri var. Sayıları bine ulaşan İmam-Hatip Liselerinde de Arapça eğitimi verilmektedir. Bütün bunların yanısıra şu anda orta ve liselerde Arapça seçmeli ders olarak bütün okullarda verilmektedir. Yani Türkiye’de Arapça eğitimine yönelik eskisine nazaran çok büyük bir gelişme var. Belki aynı şeyin Arap ülkelerinde Türkçeye, aynı ölçüde olmasını beklemek haksızlık olur ama bugünkü Türkçe ilgisinin Arap ülkelerinde yeterli olduğunu söylemek de mümkün değil. Bu anlamda Arapların Türkçeyi daha fazla öğrenmelerini sağlama yönünde bazı düzenlemeleri teşvik etmek gerekiyor.
 
Yedinci ve son mülahazamı bu çalıştayların Arapça-İngilizce ve Türkçe yayın haline getirilerek İslam dünyasının dikkatine sunulmasını öneriyorum.
 
Sözlerimi daha fazla uzatmak istemiyorum, diğer arkadaşların da önerecekleri şeyler vardır. Tekrar hepinize teşekkür eder hürmet ve muhabbetlerimi sunuyorum.
 
ATF Genel Sekreteri Dr. El-Sadık El-Fakih:
 
Bütün konuşmacılara çok teşekkür ediyorum. Ben de özellikle Dr. Ahmet Uysal’a bu toplantının gerçekleşmesinde sergilediği heyecan ve performans için çok teşekkür ediyorum. Tabii birçok güzel şey son anlarda ortaya çıkmış oluyor. Son anlarda oluşan tablo sonraki buluşmalar veya çabaların başlangıcını da oluşturur. Bu toplantının son konuşmacısı olarak bu toplantının mevzularını bitirmiş olmak değil bir sonraki için bir başlangıç yapmak istiyorum.
 
Bu toplantının bu başlangıç işlevini yerine getirebilmesi için geniş katılımlı olmasını değil daha samimi ve yoğun bir diyalogu sağlayabilmek için sayıyı sınırlı tutmayı tercih ettik. O yüzden toplantıyı bir forum veya konferans olarak değil bir çalıştay olarak isimlendirmeyi uygun gördük.
 
Demin Dr. Yasin Aktay’ın bahsettiği ATCOSS’un da İstanbul’da gerçekleşecek olan üçüncüsünden sonra dördüncüsünün de 2014 yılında Amman’da gerçekleşmesini istedik. Bu tarih pek de uzak sayılmaz, hemen çalışmaya başlamamız gerekiyor.
 
Burada sunulan tebliğlere gelince, katılımcılardan çok detaylı ve uzun tebliğler hazırlamalarını istemedik, aksine bin kelime veya biraz daha uzun metinler yazmalarını istedik ki, bu metinler buradaki toplantının formatına uygun olarak daha fazla derinleşmemize imkan versin.
 
Burada sunulan tebliğlerden bir kısmı Türk Arap ilişkilerinin diplomatik boyutları üzerinde durdu. Bu ilişkilerin geliştirilmesi elbette ki devletler arasındaki münasebetlerin birçok dengesinden etkileniyordur, bunları geliştirmek gerekir. Akademik ilişkiler üzerinde duruldu, bu konuda da olması gereken ilişki düzeyinden uzağız, ancak bunların geliştirilmesi gereği de yine açıktır. Bu arada kültürel ilişkiler hususunda da güzel tebliğler sunulduysa da değinilmeyen ama bence çok önemli bir olay var. Şu anda bütün Arap ülkelerinde yaygın halde Türk okulları mevcut ve bu okullarda Arap çocuklarına Türkçe eğitim verilmektedir. Ayrıca her yıl bir olimpiyat düzenlenmekte ve bu olimpiyat için bir çok Arap öğrenci Türkçe şarkı, şiir veya edebiyatındaki maharetini sergilemek için yarışmaktadır. Yine bu bünyede Hıra isminde çok güzel bir Türkçe dergi çıkmakta ve Araplara hitap etmekte ve Arap dünyasında basılıp dağıtılmaktadır.
 
Şu anda Arap dünyasında sayısız kurumda Türkiye üzerine yoğun çalışmalar yapılmaktadır, çünkü Türkiye’de son on yıldır yaşanmış olan ve aslında kökü daha da eskilerde olan değişimi anlama, tahlil etme veya takip etmekte gecikmiş durumdayız. Samimi olarak söylemek gerekirse bu olanları zamanında öngöremedik ve buna yeterince hazırlıklı olmadık. Şahsen ben bu olanların sonuçta Adalet ve Kalkınma Partisi’ni ve onun iktidarını doğuran şartların Türkiye toplumunun stratejik derinliğiyle ve toplumsal koşullarının derin değişimiyle ilgisini kurmakta geciktim. Türkiye’de bu değişimin bir veçhesi de devlet ile Türk toplumu arasında yaşanan bir barıştır. Diplomasi konusuna tekrar gelirsek, Arap aydınlarının önemli bir kısmı da Türk diplomasisinin ortaya koyduğu yeni tartışmaları ve gelişmeleri takip etmektedir. Özellikle Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik isimli kitabı Arapça’ya çevrildi ve Arap aydınları arasında bir çok diyalogun, tartışmanın ve araştırmanın konusu haline gelmiştir. Bir yandan da bu kitap Türkiye diplomasisinin tabiatını anlamak açısından da referans bir metin olmuştur.
 
Ekonomi konusunda da Türkiye’nin yaşamakta olduğu başarılar hem Arap dünyasına sunduğu yeni alışveriş imkanları ve kapıları açısından çok önemli hem de Türkiye’nin bu ekonomik başarısı, dünyanın 16. Büyük ekonomisi arasına yükselmesi bizim iktisatçılarımız açısından her bakımdan incelemeye değer, önemli dersler çıkarılabilecek bir konudur.
 
Bizim araştırmamız gereken başka konular da vardır. Washington Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nde bir toplantıda şöyle bir görüşe yer verildiğini hatırlıyorum Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu’nun yönetimindeki AK Parti’nin iktidara gelmesinden epeyce önceki bir dönemde Türkiye’de Araplara meyyal yeni bir seçkin kitlenin yetişmekte olduğu ve bu seçkinler yüzünden Türkiye’nin dış politikasının yakında özellikle İsrail aleyhine bir değişim göstereceği bir tür uyarı olarak ifade edilmişti. Bu tespitin bir başka veçhesinde batıda eğitim gören veya batıcı eski seçkinlerin Türk siyasi hayatındaki döneminin bitmiş olduğu da yer alıyordu. Yine İstanbul’da düzenlenen bir toplantıda Friedman Türkiye’nin 2040 yılına doğru yeni bir imparatorluk olarak dünya gücü haline gelmiş olacağını tahmin ediyordu. Türkiye’nin bu etkinlik alanını genişletmesi tabii ki eskisi gibi gazalar veya savaşlarla değil, karşılıklı rıza ile olacaktır. Kadim komşularla şirketler veya müesseseler üzerinden Arap veya İslami ortak düzeylerde ilişkileri düzeltme veya komşularla sorunları sıfıra indirme şeklinde gerçekleşen ilişkiyi tasavvur ediniz. Türkiye kendi bölgesinde merkez bir ülkedir, bu ona tarihinin veya coğrafyasının farz kıldığı bir kaderdir, tıpkı Mısır’ın da tarihsel coğrafi bir rolü olduğunu ve bu rolü oynaması gerektiğini düşündüğümüz gibi.
 
Bugün burada ortaya konulan çalıştayın gerçekleşmesinden bu çalıştay esnasında sunulan tebliğler ve o tebliğlere yapılan yorum-katkılardan dolayı çok mutluyuz. Buradan başlayabiliriz ve bu toplantıdan sonra önemine göre programlar düzenleyebilir ve gerçekleştirebileceğimiz her çeşit çalışmayı başta Stratejik Düşünce Enstitüsü olmak üzere, Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırma Merkezi veya Yurtdışı Türkler Akraba Topluluğu ile Türkiye’den çalışabileceğimiz bir çok kurumla yapabiliriz. Bizim burada hiç kimseyle rekabet halinde olmadığımızı da bu vesileyle ifade etmem gerekiyor. İyi işler yapan herkesle hiç bir komplekse girmeden yardımlaşma içinde olabilir birbirimizden faydalanabiliriz. Burada ürettiğimiz fikirler ortaya konulan doğrular herkesin malı mülküdür. Arap Düşünce Forumu için hiç bir doğru düşüncenin temellük edilmesi mümkün değildir, ortaya çıkan her düşünce yeter ki Arap-İslam-Türk toplumlarının yararına olsun, hepsine açığız. Başka toplumlar arasında kuşkusuz Türkiye bize en yakın ülkedir ve onların tecrübesi, birikimi bizim için paha biçilmez bir değerdedir. Bizim Türk tarihini veya tecrübesini öğrenmemiz gerektiği gibi Türkiye’nin de Arap toplumunu, düşüncesini yakından tanımaya, çalışmaya ihtiyacı vardır. Tarihten devralınan önyargıları bir gecede ansızın terketme imkanımız herhalde yoktur. Ancak Arap dünyasında gerçekleşen olaylar hakkında ve aynı şekilde Türkiye’de de gerçekleşen değişim hakkında daha derinlemesine bir bakış açısına ihtiyacımız vardır. Kuşkusuz Türkiye’de gerçekleşen değişim sadece siyasi bir devrim veya bir siyasi hareketin veya bir seçimde bir defalığına AK Parti lehine sandıklarda gerçekleşen bir seçimin sonucu değildir. Bu değişimin çok farklı ve daha yakından incelenmesi gereken aşamaları var.
 
Hepinize tekrar tekrar teşekkür ediyor ve ister burada Amman’da ister İstanbul’da tekrar buluşmayı umuyorum ve burada tekrar ATCOSS’un dördüncüsünü 2014 yılında Amman’da yapma düşüncemi yineliyor ve hepinize saygılarımı sunuyorum.
 
 Çalıştaydan Kareler 
 
 
 
 
 
  
 
 
  
 
 
Hazırlayan: Muhammed Hüseyin Mercan, Bedir Sala