Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : info@sde.org.tr
"2012’de Türk Dış Politikası ve Gelecek Ufku" Konferansı
Stratejik Düşünce Enstitüsü’nde Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun katılımıyla “Türk Dış Politikası ve Gelecek Ufku” başlıklı bir konferans gerçekleştirildi. 27 Aralık 2012 tarihinde SDE Konferans salonunda düzenlenen programda, Türkiye’nin yeni dış politikası, Arap Baharı sürecinde izlenen politikalar ve 2012’deki bölgesel ve küresel gelişmeler konuşuldu. Konferansın açılış konuşmasını SDE Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay yaptı.
27 Aralık 2012 16:54

 

 
Türkiye, dünyadaki değişim içinde aktif bir rol oynuyor 
 

Türkiye’nin büyük bir dönüşümden geçtiğini ve bu dönüşümün aynı zamanda dünyada meydana gelen hızlı dönüşümle birlikte ortaya çıktığını belirten Aktay şunları söyledi:

Sayın Bakanım, Sayın milletvekillerim, Stratejik Düşünce ve Araştırma Vakfı’nın Sayın Başkanı, Sayın Yüksek İstişare Kurulu Başkanı, çok değerli basın mensupları ve Türkiye’nin her tarafından gelmiş olan akademisyenler, entelektüeller…

 2012 yılında Türk dış politikası değerlendirmesini çok değerli Bakanımız Prof. Dr. Sayın Ahmet Davutoğlu’ndan dinlemek üzere toplanmış bulunuyoruz. Kendilerini kürsüye davet etmeden önce hepimizin malumu olduğu ufak bir hatırlatma yapmak istiyorum; Türkiye büyük bir dönüşümden geçiyor ve bu dönüşüm aynı zamanda dünyanın da içinden geçtiği dönüşümün tam ortasında gerçekleşiyor.

Dünya Soğuk Savaş yıllarından beri dengesini ararken bir yandan da hızlı bir değişim geçiriyor. Giderek ivmesi artan bir değişim süreci yaşıyoruz, herhalde tarih bundan önce bu kadar hızlı bir değişimi kaydetmemiştir. Bu değişim sürecinde Türkiye’nin şimdiye kadar izlediği dış politika oldukça içine kapalı bir dış politika olmuştur. Bir tür “üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili” anlayışıyla kendi içine kapanık, özgüvenden yoksun, dünyada olup biten her şeye, belki de “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini yanlış yorumlayarak, seyirci kalan bir yaklaşım içindeydi.

Son 10 yıl içinde herkesin kabul edeceği bir şeydir ki, Türkiye dünya sahnesindeki bütün değişimlerde belirleyici, aktif, hiç değilse etkileyici bir aktör olarak sahnedeki yerini almıştır. Bu farkı yurt dışına çok sık seyahat eden insanlar açık bir şekilde görebilmektedirler. Son 10 yılın Türk dış politikası kuşkusuz bundan önceki politikalar açısından çok açık bir fark ortaya koymaktadır. Bu farkın en önemli mimarlarından birisi Sayın Başbakanımızın ve Sayın Cumhurbaşkanımızın yanı sıra Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’dur, Davutoğlu dış politikanın mimarı ve aynı zamanda teorisyenidir. Sayın Bakanımız her dışişleri bakanına ve her akademisyene nasip olmayan bir özelliğe sahiptir. Kendisi aynı zamanda bir teorisyendir ve hazırladığı teoriyi kendi planları ve politikalarıyla pratik hayata geçirebilme şansı yakalayabilmiştir. Sayın Bakanımız teori ve pratik ilişkisini biz akademisyenler ve entelektüeller için çok ilginç sonuçlar çıkarmamıza yarayacak şekilde yaşayan birisidir, onun tecrübelerini dinlemek her zaman ayrı bir ders niteliğinde olmuştur.

Kendisi aktif siyasete katılmadan önce Stratejik Derinlik ve diğer kitaplarında, bölgenin ve dünyanın değişimine dair teoriler ortaya koymuş, kavramlar üretmiş bir şahsiyettir. Bu kavramlar, bugün uluslararası literatüre Türkiye’nin katkısı olarak geçmektedir. Sadece Türkiye’de şahit olduğumuz durumdan değil katıldığımız uluslararası konferanslarda edindiğimiz tecrübeler bize gösteriyor ki, Türkiye dış politikasında yumuşak güç, sıfır sorun ve stratejik derinlik gibi kavramlar artık uluslararası literatürün önemli kavramları arasına girmiştir. Teorisyen olmanın şöyle bir zorluğu da olsa gerek, oluşturduğunuz teori ile pratiğiniz sürekli sınanır, en ufak bir gelişme karşısında insanlar hemen teorinin çöktüğünü düşünebilir. Sayın Bakanımız bunu mutlaka çok sık yaşıyordur. Özellikle son zamanlarda bölgemizde yaşanmakta olan bir takım sıcak gelişmeler karşısında “sıfır sorun politikası çöktü mü”, “stratejik derinlik buraya kadar mıydı” gibi sorular oluşabiliyor ama bunlar genellikle aceleci yaklaşımlar oluyor. Çünkü olayların bir sonraki sahnesinde aslında söyleyenleri mahcup durumlara düşürebilecek gelişmeler yaşanabiliyor. Son zamanlarda, Rusya ile ilişkilerimiz konusunda, İsrail ile ilişkilerimiz konusunda, Suriye’de yaşanan gelişmeler hususunda bu tür mahcubiyetler yaşanmıştır.

Şimdi Bakanımızı kürsüye davet ediyorum, yılın son değerlendirme toplantısını bizim davetimiz üzerine, bizimle yapmayı kabul ettikleri için Sayın Bakanımıza çok teşekkür ediyorum.

 

Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU’nun Konuşması

Stratejik ve Düşünce Vakfı değerli Başkanı, Stratejik Düşünce Enstitüsü Başkanı Sayın Aktay, AB Uyum Komisyonu Başkanımız, değerli milletvekillerimiz, çok değerli akademisyen arkadaşlarım, Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün değerli mensupları, herkesi saygıyla ve muhabbet ile selamlıyorum. Uzun zamandır ziyaret etmeyi düşündüğüm Stratejik Düşünce Enstitüsü’nü ziyaret imkânı bulduğum için çok memnunum.

Yılın son haftasına girdik. Bu bize bir anlamda yıllık bir muhasebe imkânı veriyor. Böyle seçkin bir heyet karşısında bu muhasebeyi yapma imkânı bulmaktan çok memnunum. Yasin Bey’in vurguladığı gibi büyük bir uluslararası değişim sürecinden geçiyoruz. Bu değişim süreci içinde dinamik toplumlarda dış politika, ekonomi, siyaset hep dinamik bir şekilde seyrediyor. Benim en çok memnun eden hususlardan birisi özellikle teorik ve pratik yansımaları itibari ile dış politikada dinamik değişime paralel olarak, düşünce kuruluşlarımızda sayısal ve muhteva artışıdır. 10 yıl öncesine gidersek, düşünce kuruluşlarımızın sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Onlar içinde de uluslararası aktivite yapanlar çok daha sınırlıydı.  Ama şimdi sadece Ankara’da çok sayıda düşünce kuruluşumuz var, İstanbul’da var, Türkiye’nin değişik yerlerinde ve üniversitelerde var. Ve bunlar sadece Türkiye’de ulusal bazda değil, uluslararası alanda da çok önemli etkinliklerde bulunuyorlar.

Bir ülke eğer dış politika dinamizmi, ekonomi dinamizmi, siyasi dinamizm ve düşünce dinamizmi arasında bir irtibat kurabilirse gelecek vaat edebilir. Ama eğer pratik, düşünce hızında gelişemiyorsa veya düşünce üretimi pratik hıza erişemiyorsa bir müddet sonra alternatif politikalar oluşturma konusunda da büyük sıkıntılar yaşamaya başlarız. Ben bunu bir öğretim üyesi olarak da, bir bakan olarak da yakından hissettim, yaşadım. Bu açıdan akademik bakımdan, düşünce üretimi bakımında son derece velut bir dönemde yaşıyoruz.

O kadar çok yapılacak çalışma, o kadar çok üzerinde düşünülecek konu var ki, sadece Arap toplumundaki değişimin psikolojik boyutu, sosyolojik boyutu, ekonomik arka planı, uluslararası etkileri, kimlik sorunu konusunda herhalde onlarca soru ve bu çerçevede üretilecek onlarca tez vardır. Bu açıdan Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne teşekkür borçluyuz. Gerçekten çok önemli çalışmaları hayata soktular, güzel çerçeveler çizdiler. Bu noktada müsaade ederseniz Yasin Bey’in dikkati çektiği bir hususa atıfta bulunarak biraz teorik bir giriş yapmak istiyorum.

Dış politika analizlerinin kalıcılığı ve etkisi biraz da bu analizde kullanılan yöntemle ilgilidir. Benim kitabın girişinde vurguladığım tasvir ile derinlikli stratejik analiz arasındaki fark da biraz bu. Eğer günlük resim çekerseniz, o günlük resim içindeki aktörleri statik kabul ederseniz, ulaştığınız yargılar bir müddet sonra sizi yanıltabilir. Ama eğer bir süreç analizi yaparsanız, yani değişik dönemlerde çekilen resimleri arka arkaya getirerek o resimler arasındaki değişimleri analiz etmeye yönelirseniz çok daha kalıcı tahliller yapabilirsiniz.

Bu perspektiften baktığımızda bir süreç analizi perspektifinde 2012’ye gelmek istiyorum. 2012 boşlukta bir yıl değil. Son 23 yılın değişimlerinin yansıdığı bir yıl. Niçin 23 yıl dedim? 1989 Soğuk Savaş’ın bitişini esas alırsanız o günden bugüne 23 yıl geçti. Bir başka vesile ile vurguladığım bir deprem analizi ile girmek istiyorum 2012’ye.

23 Yılda 3 Büyük Deprem

Bu 23 yıl içinde 3 büyük deprem yaşadık. Birisi 1989-1991 arasında ön şokları ortaya çıkan ama 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile birlikte gerçek depremi bize yaşatan jeopolitik deprem. Bu dönemde Avrasya haritası yeniden şekillendi. Soğuk Savaş jeopolitiği sona erdi. Yeni jeo-kimlikler, jeo-ekonomik parametreler üzerinde yeni devletler ortaya çıktı. Depremin yaşandığı fay hattı Balkanlar’dan, Kafkaslar’dan Orta Asya’ya kadar uzandı ve hala biz o depremin artçı şoklarını bazen Kosova krizi ile bazen Bosna krizi ile bazen Azerbaycan, Ermenistan krizleri ile bazen 2008’de olduğu gibi Gürcistan-Rusya krizleri ile yaşıyoruz. Hala o jeopolitik hat sağlam bir zemine oturamadı. Birçok önemli ilerleme sağlandı, NATO üyelikleri, Avrupa Birliği üyelikleri, Avrupa Konseyi’ndeki gelişmeler ama orada hala önemli bir problem yumağı ile karşı karşıyayız.

Birinci depremde yükselen değer, özgürlüktü, demokrasiydi ve hatırlarsanız o depremin teorisi de Fukuyama’nın Tarihin Sonu tezi ile ortaya konulmaya çalışılmıştı. Yani öyle bir dünyaya geldik ki, liberalizm hedeflerine öylesine ulaştı ki, artık tarihin sonu geldi. Ben o zaman bir doktora öğrencisiydim. Mukabil bir makale yazmıştım. “Tarihin sonu gelmedi, tarih bundan sonra daha hızlı akacak” demiştim. Çünkü teknolojik gelişimin böylesine hızlı yaşandığı, sosyal insani hareketlerin bu kadar artığı bir dönemde, tarihin daha hızlı akması beklenir, daha yavaş akması değil. Fukuyama’nın tezi tabi ki bir müddet sonra geçerliliğini yitirdi. Çünkü jeopolitik deprem bunun geçersizliğini ortaya koydu.

İkinci önemli deprem 2001 yılında 11 Eylül ile beraber yaşanan depremdi. Bu deprem bir güvenlik depremi ortaya çıkardı. Özgürlük ve demokrasi değil, temel kavramsal çerçeve güvenlik konusuna oturdu. Ve neredeyse küresel bir sıkıyönetim ilan edildi. Bu küresel sıkıyönetimde güvenlik politikaları ağırlıklı oldu. Afganistan ve Irak müdahaleleri ile ve ayrıca takip edilen göç politikaları ile pasaport kuyruklarındaki tutumdan, ülkelerin aldıkları tedbirlere kadar terörizme karşı oluşturulan ama bütün dünyada tam tersi bir trendi ortaya çıkaran bir deprem yaşandı.

Şimdi üçüncü büyük depremin içindeyiz. Bu da 2008’de ön şokları ortaya çıkan küresel krizle, küresel ekonomi-politiğin yavaş yavaş eksen değiştirdiği kanaatini yaygınlaştıran 2010 Avrupa krizi ve onun paralelinde gelişen 2010 Aralık’ından itibaren Arap Baharı ile karşı karşıyayız. Ben buna ekonomi-politik deprem diyorum. Jeopolik, güvenlik ve ekonomi-politik depremler.

Biz Türkiye açısından bu 23 yılı değerlendirdiğimizde açık söylemek gerekirse birinci depremin aslında kazanan tarafındaydık. Birinci deprem bir aktör tarafından bitirilmişse bu aktör NATO’dur. NATO, Soğuk Savaş’ta Varşova Paktı’na karşı bir zafer kazanmıştı. Bizim de içinde bulunduğumuz pakt ittifak sistemi Soğuk Savaş’ın galibiydi. Ancak dikkat ederseniz o dönemde bu jeopolitik depremin neredeyse bütün bedellerini biz ödemek zorunda kaldık.

Takip ettiğimiz politika mazur görülecek gerekçelerle proaktif olamadığı için, hiçbir ülke o sırada böylesi bir değişime hazır değildi, bir Bosna-Hersek Savaşı söz konusuysa ister istemez oradaki insani trajediye, Kosova’daki insani trajediye dönüştü. Halkın düşüncesi buralara daha çok katkıda bulunalım şeklindeydi. Ama devletin ekonomik kapasitesi ve siyasi vizyonu bunu karşılayacak ölçüde değildi. 1993-1995 yılları arasında sürekli değişen hükümetlerle beraber, bir stratejik vizyonu hayata geçirmek konusunda siyasi istikrar eksikliği vardı. Bu yılların ekonomik yansımaları vardı.

Birinci depremin sonunda dünya özellikle de Avrupa özgürlük söylemi etrafında değişim yaşarken biz, güvenlik ağırlıklı politikaları devam ettirdik. Ve açık söylemek gerekirse o 10 yılın kazanan tarafında olmamıza rağmen, ekonomimizde ve siyasi etkinliğimizde ağırlıklı olarak şunları kazandık diyemiyoruz.

İkinci depremde tersine bir süreç yaşandı. Bizde siyasi istikrar ve dışarıda güvenlik politikalarına ağırlık verirken, AK Parti iktidarları ilk başladıkları günden itibaren, özgürlük ve demokratikleşme süreçlerine ağırlık vereceklerini ilan ettiler. Herkes güvenlik yönünde bir trend içindeyken, biz farklı bir iklimde yeni bir dış politika oluşumuna yöneldik. Bu 10 yıl içindeki kazanımlarımıza yeri geldikçe atıfta bulunacağım. Ama 10 yıl öncesi ile karşılaştırıldığında kişi başına düşen milli gelirimiz 3.5 misli arttı. Dış politika temsilindeki rakamlara baktığınızda toplam dış temsilciliğimiz 160 civarındayken, şimdi 221. Dünyanın en çok dış temsilciliğe sahip olan ilk 10 ülkesi içindeyiz. İnşallah bu yıl ve gelecek yıl açacaklarımızla 235’i bulduğumuzda dünyada en fazla dış temsilciliğe sahip ilk 5 ülke arasına gireceğiz.

Ekonomideki performansla, dış politika aktivitesi ve iç demokratikleşme süreçleri, birbirlerini destekleyen süreçler. Ben bunu modern dönemdeki Tanzimat’tan bu yana en önemli restorasyon süreçlerinden biri olarak görüyorum. Bu restorasyonun 3 ayağı var. İç siyasi hayatta demokratikleşme, ekonomik hayatta verimlilik, ekonomik konsolidasyon, restorasyon, dış politikada da aktif ve ön alıcı bir dış politika, trendi ve akışı görerek yürütülen bir dış politika. Şimdi biz bu istikrar döneminde ve güçlü bir siyasi irade ile aynı Başbakan’ın liderliğinde, farklı dışişleri bakanları oldu ama tam bir süreklilik vardı. Aynı perspektif içinde yürütülen bir 10 yıl yaşandı. Bunun getirdiği olağan üstü bir imkân var.

Biz böyle bir hazırlıkla iki son depremin iki ayağıyla birden karşılaştık.  Şimdi 2012 burada önem taşıyor. Bir ayak Arap dünyasında yaşanan değişim, onu doğru algılamak, doğru okumak. İkincisi ise Avrupa’daki değişim. Her ikisi de önemli. Bizim iki kanadımız varsa ki biz çok kanatlı bir ülkeyiz, bir kanadımızla Avrupa’daki dönüşümü doğru algılamak durumundayız, diğer kanadımızla da doğumuzdaki, güneyimizdeki değişimi doğru algılamak durumundayız. Bunun da kesiştiği yer Akdeniz Havzası’dır. Önümüzdeki dönemde biz, dış politikamızda, ekonomimizde bu yeni meydan okumalara da cevap bulmak durumundayız.

Şimdi o zaman 2012’de ve Arap Baharı dediğimiz süreçte yaşananları ve Türkiye’nin buna tepkilerini anlamaya çalışalım. Tam bundan 2 yıl önce 2010 Aralık’ında Tunus’ta ilk toplumsal hareketler başladığında birçok ülke tereddüt geçirdi. Fransa bu yüzden dışişleri bakanı değiştirmek zorunda kaldı çünkü dönemin dışişleri bakanı Tunus’ta rejim yanlısı bir tutum almıştı. Birçok ülke bir tereddüt içine girdi. Çünkü o ülkeler için bekleme imkânı vardı. Bir de ilkesel tutarlılık bakımından bizim karşı karşıya kaldığımız sınama ile karşı karşıya değillerdi.

Biz ilk andan itibaren iki prensip etrafında net bir tutum aldık; birincisi eğer halk bir demokratik dönüşüm talebinde bulunmuşsa bu bölgedeki demokratik değişim rüzgârlarının yanında yer alacağız, eğer halk böyle bir şey istemiyorsa, bu onların tercihidir, iç meselesidir, biz buna gidip müdahil olmayız, kimseye “kalkın şunu yapın” demeyiz. Ama bir halk kendi iradesiyle, Türkiye’de AK Parti hükümetlerinin kendi halkına vaat ettiği hakları talep etmeye başlamışsa, biz ona karşı bir tutum alamayız. Bu ilkesel bir pozisyondu.

2012’de iktidara geldiğimizde neyi vaat etmiştik? Daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, vesayetsiz bir rejim, halkın iradesinin yansıması, yolsuzluklara karşı mücadele, şeffaflık… Tunus’taki sıradan bir genç, Mısır’daki sıradan bir genç, şimdi Suriye’deki sıradan bir genç niye ayağa kalktı? Şu diktatör gitsin de, bu diktatör gelsin diye mi ayağa kalktı? Şu mezhebi grup gitsin de, bu mezhebi grup gelsin diye mi ayağa kalktı? Şu dini gruba karşı, şu dini grubun totaliter sistemini kuralım diye mi ayaklandı? Hayır, istedikleri, talep ettikleri şey, çok basit, anlaşılır ve insanlık onuruna yakışan şeylerdi. Bizim için bu riskli bir tercihti.

Yıkılanlar Soğuk Savaş Yapıları

Bakın 1989’dan itibaren o ilk depremde Türkiye’de mütereddit bir tavır almak zorundaydı. Ama Soğuk Savaş’ın doğasını anlayanlar için Soğuk Savaş 1990’larda Balkanlar’da bitti, şimdi Ortadoğu’da bitiyor. Yıkılan yapılar ise Soğuk Savaş yapıları.

Yıkılan yapılar soğuk savaş yapıları. Yani ‘niye şu rejime karşı tutum aldınız?’ diyenler aslında bu bölgeyi soğuk savaş konjonktüründe tutalım fikrinde olanlardır. Romanya’da Çavuşesku yönetimine karşı ayağa kalkan kitlelerin talepleriyle Suriye’de Esed rejimine karşı ayağa kalkan kitleler arasında büyük farklılıklar yok. Biz bu taleplere göre ilkesel bir tutum belirlemek durumundaydık. İlkesel tutum ne zaman sizi sukuta uğratmaz? O tarihin akışı ilkesel tutumla uyumluysa. Bizim kanaatimize göre tarihin akışı bu hak talep eden kitlelerin yanındadır. Tarihin akışı o yöndedir. Onun için hareketlenmeler diğer ülkelerde başlamadan Mısır Doha’da verdiğim bir konferansın başlığı şuydu; ‘Gelecek Geldi mi?’ Ben sadece “ulaşmadı, gecikti” diye bir başlıkta konuşma yaptım. Aslında bu süreçlerin 90’lı yıllarda Ortadoğu’da yaşanması lazımdı ama o zaman küresel sistemin etkin güçleri statükoyu tercih ettiler. Statüko yönünde ağırlık koydular. O zaman da Ürdün’de, Cezayir’de, Tunus’ta rejim, ilginç yönünü söyleyeyim; bugün Tunus’ta Başbakan olan Cibali 90’lı yıllarda bunları talep ettiği için uzun yıllar hapishanede yattı. Şu anda bütün siyasi süreci etkileyen Sayın Gannuşi 90’lı yıllarda İngiltere’de sürgünde yaşadı. Balkanlarda demokrasiyi tercih eden küresel güçler Ortadoğu’da statükoyu tercih ettiler. O tarih geciktirildi. Doğal seyrine oturmak durumundaydı.

Kimse Bizim Kadar Kan Akmasın Diye Çalışmadı

Bunların birçok örneği var ama geçmiş yıllarda bu ülkelerde bir anlamda dışlanan kesimlerin şimdi iktidara gelmiş olmaları bu toplumsal değişimin bir parçasıdır. Birincisi bu, ikincisi ise şudur; yine yanlış anlaşılan bir husus olduğu için vurguluyorum, yine ilkesel bir pozisyon, bu geçiş sürecinin Balkanlar’da, bazı ülkelerde görüldüğü gibi, kanlı ve sancılı geçmemesi için diplomatik bütün çabayı göstereceğiz. Ben 2 yıllık bir değerlendirme yaptığımda şimdi, şunu çok huzur-u kalp ile söyleyebiliyorum. Gerek Sayın Başbakanımız, gerek Sayın Cumhurbaşkanımız, gerekse “bizler bir damla daha az kan aksın da bu süreç sağlıklı işlesin” diye olağan üstü bir çaba sarf ettik. Hiçbir dünya lideri, hiçbir ülkenin hükümeti ne Tunus’ta ne Mısır’da ne Libya’da ne Yemen’de ne de şimdi özellikle Suriye’de bizim çaba sarf ettiğimiz kadar çaba sarf etmemiştir. 9 ay Suriye’deki bu yanlış gidişe dur diyebilmek için, onları ikna etmek için neler yaptığımızı biz biliyoruz ve bunların hepsi arşivimizde kayıtlıdır.

 İlk günden itibaren şöyle bir kanaat oluştu; sanki Türkiye böyle bir çatışmanın yanında yer aldı. Çatışmanın daha izleri bile ortaya çıkmadan biz Suriye’de dönüşümün sağlıklı olabilmesi için elimizden gelen her şeyi yaptık. Ama gün gelir bir tercih yapmak zorunda kalırsanız, muhatabınız sizi anlamazsa, önce vicdanınıza, sonra aklınıza, sonra da tarihe sorarsınız ve doğru yerde durmaya çalışırsınız. Ben Esed’le son yaptığımız görüşmede üzerinde mutabık kaldığımız 14 maddelik bir plan vardı. Orada şunu çok açık bir şekilde kendisine iletmiştim; “geçmişte birçok ülke size baskı yaparken, biz sizin yanınızda yer aldık. İzolasyonlara karşı yanınızda olduk ve yine baskı olursa yine yanınızda oluruz. Geçmişte o ülkelerle karşı karşıya kaldığınızda komşunuz olarak yanınızda olan bizler, eğer bir gün siz şunu derseniz, halkla karşı karşıya gelip ‘ya halkı seçin ya da bizi seçin’ diye bir tercih sunarsanız, 1 dakika bile tereddüt etmez, Suriye halkını seçeriz.” Çünkü liderler geçicidir, halklar bakidir.

Suriye’yle sıfır sorun nereye gitti diye resim çekenler, 2 yıldır resim çekiyor, muhalefette, bazı gazeteci arkadaşlarımızda, bazı akademisyenler de resim çekiyorlar. O gün bakıyor, “acaba burdan hükümeti nasıl zorlayabilirim? Bir teori nasıl çöktü diyebilirim?” Bir resme bakıyorlar ve yazı yazıyorlar. Akademisyenlik bu değildir. Bir analiz içinde bakmak lazım ve ilkesel tutarlılık içinde bakmak lazım. Hatta bazen devlet adamları daha pragmatik olabilirler. Entelektüellerin devlet adamlarını daha idealist olmaya zorlamaları lazım. Şu veya bu gerekçeyle daha realist bir politikaya yönelebiliriz. Ama entelektüel camianın, o tarihi akış ve ilkesel duruş noktasında bizi uyarması lazım. Halbuki son iki yılda gördük ki, bunu burada bir düşünce kuruluşunda ifade etmek istiyorum, o resimlere her gün bakarak acaba bu resimde ‘nerede AK Parti hükümetine zaaf buluruz, nerede var Başbakanın bir ifadesiyle var olan realiteyle arasında bir çelişki buluruz?’ bunun çabasındalar. Halbuki büyük bir nehir akıyor. Biz de onun içindeyiz, hata da yapabiliriz. Hiç birimiz hatadan masum değiliz. Bizim beklediğimiz alternatif bir politika önerilmesi. Yani şu denmeliydi; Kosova’da, Bosna Hersek’te olduğu gibi, daha sonra Irak krizinde olduğu gibi ‘birçok ülke pozisyonlarını belirledikten sonra Türkiye devreye girsin mi veya bekleyelim mi?’ demeliydik. Mülteci krizinde Irak’tan gelen Kürt kardeşlerimize, komşularımıza 90’lı yılların başlarında sağlayamadığımız imkanları, benzer bir mülteci akınına hazırlıksız mı yakalanmalıydık?

Suriye Bağlamında Mülteciler Programımız Bir Efsanedir

Bugün Türkiye’nin özellikle Suriye bağlamında mülteciler programı bir efsanedir. Her gelen uluslararası temsilci, sadece burada değil, bütün uluslararası platformlarda teşekkür ediyor. Bu kadar insani bir mülteci politikası takip edildiği için. Çünkü o da ilkesel duruş, o da ahlaki bir duruş. Çünkü orada kader birliği yaptığımız her bir Suriyeli kardeşimiz ilerde bizim oradaki bir büyükelçimiz olacak. Unutmayacaklar bunu. Çünkü bu günler gerçekten unutulmuyor. Mesela yine insanı bir boyut itibariyle geçen sene Libya’da Ramazan ayında Libya’nın bizdeki mal varlıklarına mahsuben 100 milyon dolar gönderdik diye hakkımda onlarca soru önergesi verildi. 300 milyon doların 100 milyonu hibe olarak. Çünkü Ramazan aynında o yardım Bingazi’ye ulaşmamış olsaydı, o Ramazan ayını Bingazililer aç geçireceklerdi. 1911’de ecdadın bir anlamda hüzünle terk ettiği o topraklar da insanların kaderlerine sahip çıktık diye eleştirildik. Libya’da düzen kurulduktan sonra o 300 milyon dolar bize aynen iade edildi. Ama her gördüğümüz Libyalı “o Ramazan’ı sizin gönderdiğiniz yardımla geçirdik” sözünü bize söylüyorlar. Bunların örnekleri çok fazla, çok anlatılabilir. Mesel bütün bu yaptıklarımızla 10 yıl sonra, 20 yıl sonra, 50 yıl sonra nasıl hatırlanacağımızdır. Bir Suriyeli son muhalefet toplantısına Marakeş’te, bir Suriyeli muhalefet lideri, ilk defa karşılaşmıştık, alandan gelen birisi, dedi ki; “Türkiye’nin yaptıklarına bir yüz yıl teşekkür etsek az gelir.” Ben de; “hiçbir teşekküre gerek yok, sizin dedelerinizle bizim dedelerimiz arasında 500 yıl o borç ödendi, bitti.” Biz onun gereğini yaptık. Ama şunu bilin, bize borçlu değilseniz ki değilsiniz, hiçbir ülkeye de borçlu değilsiniz. Kendi ülkenizin kaderini konusunda hür ve bağımsız karar alın.     

Evet, Biz Risk Aldık

Şimdi bir yılın değerlendirmesini yapalım. Hepimiz buradayız, beraberiz. 2010 yılının bu günlerinde, yani Tunus’ta ilk devrim hareketleri başladığında, eğer entelektüellerimiz, geçmiş siyasi tecrübesi olanlar ile biraraya gelinseydi ve sorulsaydı; 2 yıl sonra Mübarek gidecek, Bin Ali gidecek, Salih gidecek, Kaddafi gidecek, yerlerine demokratik seçimlerle iş başına gelen hükümetler gelecek denseydi,  acaba kaç kişi ‘evet bunlar olacak’ diye tutum belirleyebilirdi?

Evet, biz risk aldık. Siyaset çoğu zaman risk almaktır, doğru zamanda doğru riski almaktır. Ahlaki ve stratejik olmalıdır. Onun için Başbakanımız TBMM’de yaptığı konuşmada Mübarek’e git derken belki de Türk Dış Politikasının en büyük riskini almıştık. Ama o konuşma bugün her Mısırlının kulağında çınlayan bir konuşmadır. Ve tarihe geçmiş bir konuşmadır. Eğer 90’lı yıllarda olduğu gibi, bazı ülkelerin yaptığı gibi, statükodan yana tavır alsaydık, şuanda acaba Mısır’a geçen hafta yaptığımız son ziyarette Sayın Başbakanımıza Kahire Üniversitesi’nde gösterilen o muhteşem muhabbet ve hoş geldiniz gösterileri yapılır mıydı? Veya biz Mısır ile bir yılda 28 anlaşma imzalayabilir miydik?

Nehrin Akışına, Yön Verdik

Hep şunu söylüyorum; Tarihin arkasında koşulmaz. Tarihin arkasında koştuğunuz zaman tarihin hızlı çarkları arasında ezilirsiniz. Tarihin içinde koşulur, önünde gidilir. O tarihsel süreci yaşayacaksınız. Çok zorluklar yaşadık, onlarca örneğini ben burada size sayabilirim. Bizi uykusuz bırakan olayları biz biliyoruz. Libya tahliye sürecinde, birçok olayda. Ama şunu ben 2 yıllık tarihi muhasebe sürecinde söyleyebiliyorum ki; biz tarihin içinde samimi bir şekilde koştuk. Yaptığımız tahlillerde ve gelecek perspektifimizde de tarihin akışına, o nehrin akışına, yön veren aktörlerden biri olduk. Geçen sene bu vakte bakalım. Bütün bu ülkelerde kaos senaryoları vardı. Yani deniyordu ki; ‘evet eski yönetimler gitti ama 2011 Aralığı itibariyle hiçbir ülkede demokratik seçimlerle iş başına gelmiş hükümetler yoktu.’ O senaryolara göre Libya 3’e bölünecekti. Mısır’da yeni bir diktatör mü çıkacak, yoksa yeni bir iç kaos mu çıkacak? Ordu ile Müslüman Kardeşler karşı karşıya mı gelecek? Bir sürü senaryolar söylendi. Şimdi bir yıllık performansa bakın. Ben bunu, bu toplumları ve bu toplumların önünde olan insanları hangi ideolojiye, hangi dine, hangi mezhebe mensup olursa olsun buradan tebrik etmek istiyorum.

Balkanlarda Avrupa Birliğinin desteğiyle, NATO’nun desteğiyle iki yılda, 89 ile 91 arasındaki ilerlemeye bakın, bir de 2 yıl içinde Ortadoğu’da sağlanan ilerlemeye bakın. Bu destekler olmadan, maddi yardımlar olmadan bu ülkeler hepsinde, 1 yıl içinde seçilmiş hükümetler var. Biz artık Sayın Mursi ile oturduğumuzda arkasında bir Mısır halkı olduğunu görüyoruz. Ha Mursi değil başka bir lider olsaydı, o da olurdu. Önemli olan halkın seçtiği liderler. Libya Cumhurbaşkanı Mugrayyif buraya geldiğinde, şimdi genel devlet başkanı statüsünde, Türkiye ile ilgili kullandığı ifadeleri hatırlarsınız. Bu büyük bir tarihi imtihandır. Biz çok çileler çektik Libya’da. Tahliyelerde ve daha sonra aldığımız yollarda. Ama Libya geçen sene Ağustos ayında, Eylül ayının başında, gittiğimizde bir günde Tajura’da, Misrata’da, Bingazi’de ve Trablusgarp’ta binlerce Türk bayrağıyla Libyalıların karşıladığında gördüğümde ben o gün rahat bir nefes aldım. Evet, Libya’da tekrar en güçlü şekilde Libya ile dostluk bağlarına gelmiş bir ülke var. Ve burada başkalarının aksine herhangi bir ekonomik hesap yapmadık.

Mısır’da Tunus’ta seçilmiş hükümetler var. Fas’ta son derece sancısız seçilmiş bir hükümet var. Bütün bu ülkelerde bir yıl içinde benim yeni dış işleri bakanı muhataplarım var. Onlarla sanki aynı kabilenin üyesi gibi rahatlıkla konuşabiliyoruz. Her şeyi, yani hiçbir kibir olmadan, hiçbir çekince olmadan kendi ülkelerinin problemlerini anlatabiliyor ve Türkiye’den beklentilerini söyleyebiliyorlar. Biz de söyleyebiliyoruz, paylaşabiliyoruz. Çünkü gerçekten bu hükümetlerin başarısı sadece o halklar için değil, bölge için, Türkiye için ve tüm uluslararası sistem için şu anda hayati derecede önemlidir. Bazıları Mursi başarısız olsa diye bakabilir. Bazıları ah Libya’da şöyle olsa diye bakabilir. Hayır, buralarda demokrasinin kökleşmesi lazım. Buralarda halk iradesinin öne çıkması lazım.

 

4’lü Analiz

Şimdi bu anlamda size, 2012 itibariyle, bir 4’lü analiz yapacağım. Ortadoğu’da yaşanan deprem ve geldiğimiz nokta bağlamında. 4 alt unsur var şu anda Ortadoğu’da.

Birisi Kuzey Afrika. Mısır’dan Fas’a kadar. Moritanya’yı da ekleyebilirsiniz. Buradaki gelişmeler son derece olumludur. Tabi daha ilk aşamalarında, hala büyük riskler var. Ama tren raylara oturmaya başladı. 4 ülkede Mısır, Tunus, Libya Fas seçilmiş hükümetler var, Cezayir’de de seçim yapıldı. Cezayir’de kendi yapısı içerisinde bir reform süreci işletmeye çalışıyor ve Cumhurbaşkanı Bouteflika da bu konuda derin tecrübesiyle mümkün olduğu kadar, 90’lı yıllarda Cezayir’in yaşadığı acıların yaşanmaması için nasıl bir süreç işleyeceğini oluşturmaya çalışıyor.

Türkiye’nin bu ülkelerle ilişkilerine bakın. Bu havza bizim için çok önemli. Ortadoğu politikaları için önemli, Akdeniz etkinliği bakımından önemli ve Afrika politikalarımız açısından önemli. Bütün bu ülkelerle biz yüksek iş birliği konseyleri kurduk. Mısır’la vardı, Libya’yla vardı evvelsi gün Tunus’la da imzaladık. Cezayir ve Fas’la da kuracağız. Bu ülkeler yavaş yavaş bir birine yaklaşıyorlar. Son dönemde, özellikle benim iki hafta önce Fas ziyaretimde bir sohbetimiz oldu, Fas ile Cezayir’in ilişkilerinin gelişmesi bizim için önemlidir. Cezayir ile Libya arasında, Libya devrimi sırasında, ortaya çıkan problemlerin aşılması önemlidir. Tunus ile Libya arasında çok daha yakın ilişkiler var. Yeni bir mağrip alt yapısı oluşmaya başladı. Biz o mağrip alt yapısını ve entegrasyonu sonuna kadar destekleyeceğiz. Çünkü oraya gittiğinizde Arap Yarımadasında İngiliz ve Fransız sömürge dönemlerinden kalan, Türkiye’ye karşı bazı ön yargılı eğitim ve tutumun oralarda kökleşmediğini de görüyorsunuz. Baraklara bakın zaten anlıyorsunuz. Bizi Cezayir askeri müzesine götürdüler, sembollerden dahi anlıyorsunuz. Türkiye’ye karşı, Osmanlıya karşı tek olumsuz izlenim olmadığı gibi bizim kahraman gördüklerimizi onlarda kahraman görüyorlar. Barbaros Hayrettin Paşa’dan tutun Oruç Reis’e kadar. Şimdi bu bölge entegre olacak. Burada Mısır çok önemli. Çünkü Mısır bu bölgeyi diğer bölgelere bağlayan bir ülke. Mısır’ın demokrasideki başarısı her zaman bizim için bölgedeki en stratejik olanıdır. En baştan şunu da söyleyeyim; 2011 yılında Mısır başarısız olacak düşüncesiyle bir takım fikirler sergileyenler ve Türkiye’nin yanlış tercihlerde bulunduğunu iddia edenler, o zamanlar Sayın Ana Muhalefet partisi başkanı gidip Mübarek ile konuşmamızı telkin ediyordu. Bir meclis konuşmasında Türkiye gidip Mübarek’le konuşmalıdır diyordu.

Şimdi de yeni bir fitne başlatıyorlar: “Türkiye ile Mısır rekabet halinde ve hatta Mısır, Türkiye’nin rolünü çalıyor.” Bu özellikle Gazze konusunda... İlişkinizde problem olursa komşularınızla sıfır sorun politikası çökmüş oluyor. İlişkiniz iyi iken de sizden rol çalınmış oluyor. Bakın buradan çok net ifade ediyorum; Mısır’la Türkiye bundan sonra bu bölgenin ikili anlamda en önemli eksenini oluşturmada hızla ilerliyordur. Ve Mısır’ın her başarısı bizim için şu anda Türkiye’nin başarısı gibi kıymetlidir, önemlidir. Mısır’ın ekonomik ve diplomatik açıdan yapacağı her atılımı destekleyeceğiz. Hiçbir şekilde de Mısır ile rekabet halinde değiliz. Çünkü bu konuda da Türkiye yaptıklarıyla doymuş bir ülke, hiçbir şeyi ispat etmek durumunda değiliz. Bugünlerde esas başarı hikayesi yazması gereken ülke Mısır. Ve onun başarısı Türkiye’nin başarısıdır, bunu net olarak ifade ediyorum. Kimse Mısır’la rekabet içinde olduğumuz fikrine kapılmasın. Gazze ateşkesinin sağlanması sürecinde Mısır ile omuz omuza çalıştık. Mısır Dışişleri Bakanı’yla Mısır İstihbarat Servisi’yle. O süreci birlikte yürüttük. Ama sürecin doğal olarak sahibi Mısır olmalıdır. Bundan sonra da Ortadoğu’yla ilgili her süreçte Mısır’ın öne çıkmasını, Mısır’ın başarılı olmasını destekleyeceğiz ve Mısır’a bu anlamda açık bir kredi vereceğiz. Kimse bölgede yeni soğuk savaş senaryoları oynamasın. Yani Mısır ile Türkiye iki ayrı grup oluşturacak ya da Sünni-Şii bloku! Bunlar yeni soğuk savaş görüntüleri. Biz bu soğuk savaş görüntülerini yok etmek için bu dış politikayı yürütüyoruz.

İkinci önemli havza ki burası da bizim için en kritik ikinci havzadır, burada da sancılı bir geçiş süreci yaşanıyor; Suriye-Irak. Bunu Ürdün’e doğru biraz da Lübnan’a ve Bahreyn’e doğru indirebiliriz. Gerçekten özellikle Suriye bağlamında yoğun, Irak bağlamında hiçte yoğun görünmese de riskli geçiş süreçleri hala işliyor. Lübnan doğal olarak Suriye’deki her şeyden etkileniyor. Bizim buradaki politikamız da son derece açıktır. Hiçbir şekilde Sünni-Şii, Arap-Kürt, Arap-Türk karşıtlığı bir karşılığın oluşmasına izin vermeyiz. Bizim politikamızın hiçbir aşamasında mezhep faktörü rol oynamamıştır. Ancak eğer bir azınlık rejimi varsa ve mezhep diye bu varsa sizde çoğunluğun talepleri yönünde yer almışsanız, bu görüntüyü istismar edenler çıkabiliyor. Yani Tunus’ta Bin Ali Sünni’ydi, Kaddafi Sünni’ydi, Mısır’da Mübarek Sünni’ydi. Onlara karşı söylediklerimizle, onlara karşı takip ettiğimiz politikayla Esad’a karşı takip ettiğimiz politikada bir fark var mı? Aynı ilkeleri söylüyoruz: “Dönün halkınızın iradesine saygı duyun” diyoruz. Özellikle Suriye bağlamında söylüyorum. Irak’ta sistem içinde bir takım sancılar yaşansa da bir seçim yapıldı, bir siyasal yapı var. Biz Suriye’deki bu meydan okumayla bir müddet daha uğraşacağız, herkesin buna sabırla yaklaşması gerekmektedir. Yaşanan deprem küçük bir deprem değil. 4.3 ölçeğinde değil, bizim yaşadığımız en büyük 7.4’tü bu daha büyük 8’li deprem. Siyasal bir deprem yaşıyoruz. Kimse anlık resimlerle ne Türkiye’yi ne de hükümetimizi suçlamaya kalkmasın. Süreci anlamaya çalışalım, hep beraber. Biz bu süreçte, tarihin genel akışı içerisinde ve bu halklara borcumuzu ödeyecek şekilde yol almaya çalışıyoruz. Bu kritik hat Sünni-Şii gerilimini çıkarmak isteyenler için velut bir hattır maalesef. Biz buna karşı da her türlü çabayı göstereceğiz. Bunun için İran’la olan ilişkilerimiz önemlidir. Ama İran’ın da Sünni-Şii gerilimini azaltıcı, engelleyici bir politika takip etmesi de önemlidir. Diyalog kapılarını hiç kapatmadık. Hepsiyle istedik ki, bölgede İran, Mısır, Türkiye, Suudi Arabistan gibi diğer önemli aktörlerle hep beraber bu süreci işletelim.

Üçüncü alt ünite diyebileceğim bölge Körfez. Körfez’de daha az nüfus, daha yüksek gelir imkanı var. Onlarla da geliştirdiğimiz Körfez İş Birliği Konseyi ile Türkiye arasında stratejik diyalog mekanizması var. Orayla da ilişkilerimizi geliştiriyoruz. Daha da geliştireceğiz.

Dördüncü bir alt ünite var ki bu Afrika’yla bağlantılı bir ünitedir; Yemen etrafında Afrika boynuzuyla birlikte Aden Körfezi. Aden Körfezi hiçbir zaman Ortadoğu’nun dışında düşünülemez. Aden’i yok sayın Süveyş’i de yok sayarsınız. Süveyş’i yok sayarsanız 19. yüzyıl siyasetini, 20. yüzyıl siyasetini, İngiliz sömürge eğilimini de, daha önce Portekiz’i anlamamız da mümkün olmaz. Bakın son bir yıl içinde özellikle, bizim bu bölgeye yönelik politikamıza baktığınız da Somali’yi istikrara kavuşturma bizim stratejik bir hedefimizdir. Ve şu anda Somali’de en önemli aktör Türkiye’dir. Bütün dünya bunu bilir.  

İnsani gerekçelerle yaptığımız yardımlar dışında stratejik bir tercihtir bu. Sayın Başbakanın geçen yılki ziyaretinden bu yana Somali’de tam kapasite ile çalışan tek büyükelçilik Türk Büyükelçiliği’dir. Somali’ye uçan tek havayolu Türk Havayolu’dur. Somali’deki bütün bakanlıkları, bütün parlamento binalarını yapan biziz. Mogadişu’ya belediye hizmetleri için büyük yardımlar yaptık, yapmaya devam edeceğiz. Ben geçen hafta Somali’deydim. Somali parlamentosuna bir konuşma yaptım. Parlamento eski, yıkılmış parlamentonun garajında toplanıyor. İnşallah en kısa zamanda kendi binasında toplanacak.

Somali’yi istikrara kavuştururken aynı zamanda bu Afrika boynuzunun ve oradaki gelişmelerin, Ortadoğu konseptinin önüne geçmeye çalışıyoruz. Ekim ve Kasım aylarında bölgeye yaptığımız ziyaretlerde bir gün içinde dört ülkeyi ziyaret ettim. Cibuti, Eritre, Etiyopya ve Mısır. Eritre ve Etiyopya arasındaki bazı sorunlara arabuluculuk yapmamıza dair bir talep vardı. Hem onu gerçekleştirdik hem de ilk defa Eritre’yi ziyaret eden ayrıca uluslararası alanda da son yıllarda Eritre’ye giden tek dışişleri bakanı olduk çünkü Eritre’nin komşu ülkelerle sıkıntıları var. Son olarak şunu da ifade edeyim bu bölgeyle ilgili; Türkiye burada, bütün bu bölgede büyükelçiliklerini tamamlıyor. Cibuti’de de büyükelçilik açtık. Eritre’de de birkaç ay içinde açacağız. Dolayısıyla o bölgede her bir ülkede büyükelçiliği olan tek ülke biziz. Şimdi bu o büyük değişim rüzgârının içinde Türkiye’nin ön alıcı, yapıcı ve inşa edici bir rol oynadığını gösteriyor. Kim ne derse desin biz bu inşa edici rolden vazgeçmeyeceğiz. Çünkü oraların kaderleri ile kendi ülkemizin istikrarı ve ekonomik perspektif arasında bağ görüyoruz.

İlk 10 Ekonomiden Biri Olacaksak…

Dünyanın 10 ekonomisinden biri haline geleceksek bütün bu bölgelerde istikrarın ve ekonomik entegrasyonun sağlanması lazım. Çünkü diğer dokuz ülkenin tamamı kıta ülkesi. Türkiye’nin on misli, yirmi misli büyüklüğünde ülkeler var aralarında. İlk on ülkeye hangi ülkeler girer şöyle bir düşünün; Amerika Birleşik Devletleri bir kıtadır. Çin kıtadır ve başlı başına dünya nüfusunun dörtte birini ihtiva ediyor. Rusya, Türkiye’nin 10-15 misli büyüklüğündedir. Kanada, Brezilya, Hindistan… Bir tek Almanya ve Fransa bizim ölçektedir, coğrafi büyüklük bağlamında. Japonya da ise çok köklü ve geçmişten gelen bir sermaye terakümü var. Peki, biz ne istiyoruz? İstikrar istiyoruz. Ama istikrar yetmez. Eskiden Soğuk Savaş’ta istikrar istenirdi. Türkiye yirmi yıl Suriye ile konuşmasa olurdu. Şimdi öyle değil. Bizim bölge vizyonumuz şu; tam entegrasyona giden bir bölge. Yani siyasi diyalogun en üst düzeye çıktığı, her bir ülkeyle ikili bazda stratejik işbirliği konseylerinin kurulduğu, ekonomik entegrasyonu sağlayacak şekilde vize muafiyetini ve serbest ticaret anlaşmalarının sağlandığı, enerji geçiş hatlarının oluştuğu, ulaşımın en kapsamlı hale dönüştüğü, kültürel çoğulcuğunun korunduğu, etnik ve mezhebi çoğulculuğa saygı gösterildiği yeni Ortadoğu anlayışını yerleştirmemiz lazım. Bütün hedeflerimiz buna dönük. Bu yolda elbette inişler-çıkışlar olacaktır. Statükodan yana tavır alanlar ya da bu yeni ortaya çıkmakta olan Ortadoğu birlikteliğinden rahatsız olanlar bu süreçte çatışmaları körükleyeceklerdir. Bizimse buradaki rolümüz, bunlara karşı düzeni sağlayan ve halklarla birlikte hareket eden bir konum olacaktır. Önümüzdeki üç-beş yıl bu deprem sürecek. Balkanlarda hala sancısı yaşanan o sürecin etkileri var.

Gelelim ikinci önemli alana; bizim tarihimizin, siyasetimizin, ekonomimizin doğrudan irtibatlı olduğu ikinci büyük alan Avrupa… Avrupa’da da büyük bir değişim yaşanıyor. Bizim bu değişimin kılcal damarlarına inmemiz lazım. Avrupa tarihi biz olmadan yazılamaz. Bizim tarihimizde Avrupa faktörü olmadan anlaşılamaz. Bunu sadece AB bağlamında söylemiyorum. Ama AB bağlamında da AB’nin geleceğini şekillendiren en önemli sorulardan biri şu olacaktır: Türkiye AB’nin içinde mi olacak, dışında mı? Bu basit soruya verilecek cevap, AB’yi şu veya bu yönde şekillendirecek. Bizden daha çok AB’yi şekillendirecek artık. Bizim tercihlerimiz belli yerlere oturuş durumda. Ben geçen hafta Finlandiya’da verdiğim bir konferansta da bunu tekrar söyledim. AB’nin önünde iki yol, iki gelecek perspektifi var.

Birincisi AB, dünya ekonomi-politiğindeki rekabet gücünü büyütecek, dünya jeopolitiğindeki gücünü ve stratejisini arttıracak ve kültürel çoğulculuğu geliştirecek, küresel toplum olma imkânını gösterecek. Bu AB’yi küresel güç yapar. İkinci yol ise AB ekonomik rekabet gücünü kaybedecek, jeopolitik ve jeostratejik önemini kaybedecek ve kültürel çoğulculuğu kaybedip Avrupa muhafazakârlığına doğru bir seyir içine girecek. Birinci yol Avrupa’yı küresel güç halinde tutmaya devam eder. İkinci yol Avrupa’yı kıtasal bir güç, ardından da parçalanan kıtasal bir güç haline getirir. Türkiye’nin üyeliği bu noktada AB için temel, nihai tercih sorusudur. Türkiye’yi üye yaptıklarında birinci alternatif düşünülecek, Türkiye AB dışında kalırsa ikinci alternatif düşünülecektir. Böyle kritik bir seçim aşamasındayken Avrupa kendi içinde bir kriz yaşadı. Bu krizi biz Avrupalı muhataplarımızla derinlemesine konuşuyoruz. Avrupa’nın gidişatını anlamaya çalışıyoruz. 90’lı yıllarda Avrupa Eurozone’a geçerek Maastricht kriterleri, Kopenhag kriterleri gibi kriterler koyarak bir entegrasyon sürecini başlattı. 2000’li yılların ilk aşamasında da yani 2004’de bu entegrasyonu maksimum düzeye çıkardı. Ama o günden bu güne Avrupa kendi geleceği ile ilgili net tercihler yapabilme kapasitesini kaybetti. Lizbon Anlaşması’na rağmen... Ve farklılaşmalar ortaya çıktı. Sarkozy’nin politikasıyla AB’nin dış politikası bir dönem apayrı bir seyir takip etti.

Avrupa’da Eko-politik Kriz Yaşanıyor

Şimdi son krizle birlikte Avrupa’da üç meydan okuma var; acaba bu kriz ekonomik olarak, siyasi olarak, kültürel olarak ne sonuç doğurur? Biz de bunları yakından takip ediyoruz. Önümüzdeki dönemde Eurozone, mali politikalarla finansal politikalar entegre hale getirilmezse -ki bu kaçınılmaz-  kriz aşılamayacak. Kamu maliyesi politikaları ile finansal politikaların entegre olması lazım. Nasıl Avrupa Merkez Bankası finansal yönetimiz sağlıyor, para akışını ve monetary birliği sağlıyor kamu maliyesi ve bütçe politikalarının da mümkün olduğu kadar bir merkezde toplanması lazım ki Yunanistan’da ve diğer ülkelerde meydana gelen gelişmeler tekrar görülmesin. Bu yapıya doğru bir gidiş var. Bu bütçe yapma, vergilendirme ulus devletleri ortaya çıkaran en önemli faktörlerden biri olduğu için ulus devletler aleyhine bir yeni federal Avrupa’nın doğması demektir. Yani derinlemesine bir Avrupa fikri, Eurozone içinde artık bir tercih, bir zorunluluk haline geliyor. Burada bu zorunluluk haline gelirken bir taraftan da İngiltere’de Avrupa Birliği’nin anlamı tartışılıyor. Acaba birlikten çıksak mı diye yoğun bir tartışma var. Düşünün ki Almanya ve Fransa bu yönde bir irade kullanırken önemli üçüncü aktör İngiltere, şu an ki derinliği bile fazla bulup “acaba Avrupa Birliği için yeni bir tanımlama mı yapayım” düşüncesi içinde. Bu eko-politik bir kriz aynı zamanda. Öbür taraftan Eurozone’un içinde olan İspanya’da Katalonya bölgesi yine aynı gerekçelerle ayrılma trendi içinde. O zaman bir ekonomik krizle bir de siyasal krizle karşı karşıyayız.

Ulus devletlerin egemenliğinin ne olacağı sorusu Avrupa’da önümüzdeki yıllarda şekillenecektir. Biz bunu öylesine yakın takip etmek durumundayız ki takip de ediyoruz. Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin anlamı on sene öncekinden farklı artık. Nerede, hangi Avrupa’da olacaksınız? Biz her halükarda AB üyesi olma irademizi sürdürüyoruz. Avrupa’daki bütün irade zafiyetine rağmen. Ama gireceğimiz Avrupa’nın nasıl bir Avrupa olduğunu da ölçmeye, biçmeye, anlamaya ve o trendi, o süreci doğru okumaya çalışıyoruz.

Buna paralel olarak ekonomik krizlerin olduğu yerlerde ırkçı akımlarda artıyor. AB’de son dönemde ırkçı akımların artmasını da yakından takip ediyoruz. Irkçı partilerin Yunanistan’da ve birçok ülkede etkilerini arttırması da bizim yakın takibimizdedir. Geçen sene bu dönerci cinayetleri diye tahfif edilen ve bizim vatandaşımıza hakaret niteliğinde adlandırılan ırkçı cinayetler konusunda Almanya’da bulundum. Bütün vatandaşlarımızı tek tek dolaştım. Türk zannedilip öldürülen Yunanlının da evine gittim. Sonra Alman yetkililerle detaylı bir görüşme yaptım. Ve çok açık bir şekilde şunu söyledim; sadece o vatandaşlarımızın ve o Yunanlı dostumuzun öldürülmesi meselesi değil bu. Bu büyük bir problem. O olaydan hemen sonra yapılan soruşturmada güvenlik yetkililerinin şüpheli olarak en yakın akrabalara bakması ama bir ırkçı tehlikeyi göz önüne almamış olması daha vahim bir şey. Yani bir Türk beyini öldürebilir. Baba, oğlu öldürebilir ama ırkçı bir tehlike yok varsayımıyla yedi yıl bu cinayetlerin üstüne gidilmemesi, Alman disiplini gören birisi olarak beni hayretler içine düşürdü.

İslamofobi ve Türk Karşıtlığı Konusunda Teyakkuz Halindeyiz

Bu konuda 1929 örneğini verdim. Avrupa’da ve birçok yerde bu örneği veriyorum. Eğer 1930’lu yıllarda Avrupa’da bütün Avrupa’yı acıya boğan bir ırkçı yükseliş yaşanmışsa bunun sebeplerinden biri 1929 ekonomik krizidir. Eğer Avrupa gibi kendini dünyanın merkezinde görmeye alışmış toplumlar büyük bir ekonomik çöküntü yaşarlarsa bir suçlu aramaya başlarlar. Onun için islamofobi ve Türk karşıtlığı konusunda her zamankinden daha çok teyakkuz halindeyiz. Şimdi yeniden şekillenen bir Avrupa’da, nereye gideceği yönünde yoğun tartışmalar yaşanan bir Avrupa’da en etkili rolü oynamaya çalışıyoruz. Ve bundan sonra da bunu sürdüreceğiz. Kim ne dersen desin AB perspektifini hiç aksatmadan yürüteceğiz. Şimdi buradan çıkıp içişleri bakanımız ve AB bakanımızla vize muafiyeti ile ilgili bir toplantı yapacağız. Nasıl Ortadoğu’da ve Orta Asya’da ve dünyanın her yerinde vatandaşlarımız için vize muafiyetinin peşindeysek Avrupa’da da bunun peşindeyiz. Hiç peşini bırakmayacağız.

3 yıl önce vize muafiyetini resmen talep ettik ve bunun takipçisi olacağız. Niye bu vize muafiyetinin üzerinde bu kadar duruyorum çünkü bizim sömürgeci bir geçmişimiz yok ki elimizde böyle büyük sermaye terakümleri olsun. Namütenahi doğal kaynaklarımız da yok. Bizim elimizde ne var? Bizim her türlü kaynağımız insan kaynağımızdır. İnsanımız ne kadar çok hareket ederse o kadar çok değer üretir. Hani eski dönemlerde, kadim kültürde aşiretlerin bile hareketi tehlikeli görülüp yerleştirilmeye çalışılırdı ya devlet genellikle vatandaşını sabit görmek ister. Bu vize belası 12 Eylül’ün başımıza bıraktığı bir mirastır. Çünkü hareketliliği engellemek için o gün ki yönetim Avrupa’daki vize uygulamalarını neredeyse teşvik etmiştir. Buradan insanlar oraya gidip de işte muhalefet oluşmasın diye. Biz şimdi tam tersini söylüyoruz. Diyoruz ki insanımız ne kadar hareket ederse o kadar çok değer üretir. Afrika’da Latin Amerika’da, Avrupa’da, her yerde Türk görmek istiyoruz. Bu dışişleri bakanı olarak benim fazla iş yükü talep etmem anlamına geliyor çünkü bizim vatandaşlarımız gittikleri yerde de çok fazla rahat durmuyorlar. Kaybolanlar, kaçırılanlar… Her türlü hareket var. Buna rağmen söylüyorum.

Tunus’tan Sudan’a İstanbul Üzerinden Gidiliyor

Biz coğrafyamızı hat yapacağız. Enerji bizim üzerimizden geçecek, ulaşım bizim üzerimizden geçecek. Onun için Türk Hava Yolları önemli. Onun için İstanbul’da yüz milyon kapasiteyi aşan bir havaalanının olması önemli. İstiyoruz ki dünyanın bir yerine giden İstanbul üzerinden gitsin. Bakın yine geldiğimiz noktayı göstermek için çarpıcı bir örek vereyim. Tunus’ta Suriye’nin Dostları Toplantısı’ndan çıktık, İstanbul’a geldik. Havaalanında baktım Sudan Dışişleri Bakanı oturuyor VIP’de… “Hoş geldiniz, ikili ziyaret falan da yok neden geldiniz” dedim. Dedi ki “ben Sudan’a gidiyorum.” Tunus’tan Sudan’a gitmek için artık İstanbul’dan aktarma yapılıyor. Eskiden Türkiye’den Afrika’ya gitmek için Paris üzerinden aktarma yapılırdı. Coğrafyamızı bir üs yapacağız. Enerji ve ulaşım hatları anlamında… İnsanımızı da bütün dünyanın atar damarlarına kan pompalar misali dolaştıracağız. Bu dinamik insan gücü Avrupa’ya da can katar. Artık o eski işsiz güçsüz Türk algısı yok oldu. 2012’de bu anlamda Avrupa’da büyük bir transformasyon yaşandı.  Stratejik Düşünce Enstitüsü ve diğer düşünce kuruluşlarımızın bunun üzerinde -sadece Ortadoğu ülkeleri değil, Avrupa’daki trendi takip etmek açısından- ülke ülke çalışmasını rica ediyorum.

Sıfır Sorun Derken Herhalde Hayal Görmüyordum

Toparlamak gerekirse 2002’de biz bir takım ilkeler vazetmiştik. Bir, özgürlük-güvenlik dengesi demiştik. Bu ülkemizde büyük ölçüde sağlandı. İnşallah demokratikleşmenin artmasıyla daha da tahkim edeceğiz bunu. Ve bu dengenin Ortadoğu’da da sağlanması için çaba sarf ediyoruz. Özgür ve güvenli bir bölge kurmak istiyoruz. İkincisi, komşularla sıfır sorun demiştik. Ve ısrarla komşularla sıfır sorun politikasını yürüttük, yürütmeye devam edeceğiz. Ve önemli neticelerde aldık. Biz komşularla sıfır sorun derken herhalde tarih bilen biri olarak ben hayal görüyor değildim. Kastettiğim şey bir paradigmanın değişmesi, zihniyetin değişmesiydi. Komşularla ilişkilerde 1990’lı yılları düşünün. Tam da komşularla ilişkilerimizi geliştirmemiz gerektiği bir dönemde bütün komşularla sıkıntılı bir duruma düştük. Psikolojimiz öyleydi. Şimdi bir fırsat yakaladık diye mal bulmuş mağribi gibi Suriye bağlamından hareketle bütün komşularla sıkıntı yaşıyoruz. Bakın Ukrayna ile Üst Düzey İşbirliği Konseyi’ni Eylül ayında yaptık. Kazakistan’la yaptık. Rusya ile bütün o spekülasyonlara rağmen son derece başarılı Üst Düzey İşbirliği Konseyi’ni Aralık ayında yaptık. Ocak ayında Yunanistan’la yapacağız. Ve bu mekanizmayı işletmediğimiz hiçbir ülke yok çevremizde. Tabii Suriye’de büyük bir deprem yaşanırken bazı sıkıntılarda yaşanıyor. Ama Suriye bağlamı dışına çıkarıldığında komşularla ilişkilerimizin hem ekonomi-ticaret bağlamında hem de siyaset bağlamında en üst düzeyde yürüdüğünü göreceksiniz. Suriye konusunda da inşallah yeni ve halkın iradesine dayanan bir Suriye oluştuğunda ilişkilerimizin bırakın sorunsuzluğunun ne aşamaya geleceğine hepimiz şahit olacağız. Biz yatırımımızı Suriye halkına yaptık. Kişilere değil. Bu çileli geçiş süreci ne kadar sürerse sürsün sonunda kazanacak bir yatırımdır. Halklara yatırım yapan kaybetmez.

Üçüncü ilke olarak komşu havzalarda etkinlik demiştik. 2012’de Balkanlar iki tane üçlü mekanizma işletmeye devam ettik. Bosna ve Kosova ile ilgili süreçlerde hep etkin rol oynadık. Bosna, Sırbistan, Türkiye üçlüsünü; Bosna, Türkiye, Hırvatistan üçlüsünü işletiyoruz. Sırbistan’daki yönetim değişikliğine rağmen. Birkaç gün önce Makedonya’daydım. Orada gördüğümüz atmosfer bunun en iyi işareti. Balkanlar’da da aynı Ortadoğu’da olduğu gibi siyasi diyaloga, ekonomik entegrasyona dayalı politikaları sürdüreceğiz. Kafkaslarda Gürcistan ve Azerbaycan ile yakın ilişkilerimizle beraber iki mekanizma daha kurduk. Türkiye, Gürcistan, Azerbaycan olarak ilk toplantıyı Trabzon’da yaptık. Ocak ayında ikinci toplantıyı Batum’da yapacağız. İkinci üçlü mekanizma olan Türkiye, Azerbaycan ve İran’ın da ilk toplantısını yaptık. Önümüzdeki ay da Erzurum’da ikinci toplantıyı yapacağız. Tüm Orta Asya için Türk Konseyi’ni kurduk bu sene.

Dördüncü ana alan küresel güçler arasında dengeli ilişkilerdi. 2012’de Türk-Amerikan ilişkilerine bakın, Türk-Rus ilişkilerine bakın, Türk-Çin ilişkilerine bakın bunları görürsünüz. Küresel güçlerin tümüyle yoğun ve kapsamlı ilişkiler geliştirdik. 27 yıldan sonra ilk defa Türk Başbakanı Çin’i ziyaret etti. Önümüzdeki dönemde ABD ile ilişkiler yeni yönetimle şu ana kadar süregelen parametreler çerçevesinde gelişerek ilerleyecek. Hiç kimse Türk- Amerikan ilişkilerinde irrasyonel bir kriz beklentisi içinde olmasın. Türk-Rus ilişkileri son örneğinde gördüğünüz gibi son derce iyi seyirde. Çin ile ilişkilerden de bahsettim. Nihayet beşinci ilke olarak hep vurgulaya geldiğimiz bir prensip vardır: uluslararası girişimler ve BM için daha aktif bir rol. 2012 yılında bakınız geçmişte BM Medeniyetler İttifakı sürecini kurmuştuk. 2012’de BM Genel Kurulu’nun aldığı kararla Türkiye, Finlandiya ile birlikte BM arabuluculuk inisiyatifini geliştirdi. Medeniyetler ittifakına 110’u aşkın ülke üye, arabuluculuk inisiyatifine de bir yıl içinde 44 ülke üye oldu.

İstanbul Arabuluculuk Merkezi Olacak

Bir arabuluculuk merkezini de inşallah İstanbul’da kuracağız.  BM bölgesel merkezi İstanbul’da olacak. İstanbul’u küresel barış merkezi haline getireceğiz.  Yine BM’de nükleer silahsızlanma konusunda 6 ülke ile başlattığımız proje son derece büyük etkinlik kazandı. İstanbul’da son toplantısını yaptık. Teröre karşı küresel forumu ABD ile birlikte kurduk. Türkiye, bütün çevre ve uluslararası örgütlere ya doğrudan üyedir ya stratejik diyalogu vardır ya da gözlemcidir. Şanghay İşbirliği örgütü kalmıştı onunla da olduk. Karayipler Örgütü’nden tutun Pasifik adalarına kadar nerede bir uluslararası örgüt varsa orada varız. Şimdi Finlandiya’daydım. Arkadaşlara talimat verdim. Arctic Forumu’na da üye olacağız. Yani Kuzey kutbunun oluşturduğu forum. Dünyanın neresinde bir yaprak kıpırdasa ondan haberimiz olacak şekilde bütün uluslararası örgütlere üye olacağız. Bunlara ev sahipliği yapacağız. 2015 yılında G-20’nin ev sahibi oluyoruz.

BM Sistemini İçeriden Tenkit Edeceğiz

BM sistemini içeriden tenkit edeceğiz. Ama aynı zamanda da BM’ye aktif bir şekilde üye olacağız. Niye tenkit ediyoruz BM sistemini; son iki örnekte gördük. İlkeli tutumla BM sistemi arasındaki fark… Bakın BM’nin 1947 yılında 181 sayılı kararla alınmış bir devlet olma sözü var Filistin’e.  Bu söz şu ana kadar yerine getirilmedi. Geçen ay Türkiye’nin öncülüğüyle 29 Kasım’da tamda 181 sayılı kararın yıldönümünde Filistin devleti BM’de bir devlet olarak tanındı.  Üye olmayan devlet ama devlet. Eskiden NGO üstü bir şey olarak tanınıyordu. Şimdi düşününüz bir ülke veto ettiği için Güvenlik konseyinde devlet olma statüsü kazanamıyor Filistin. 138 ülke bir tarafta yer alıyor. 9 ülke bir tarafta, diğerleri arada fakat bir ülkenin blokajı var. Dostumuz ve müttefikimiz olmakla beraber bu konuda ABD ile tamamen farklı düşünüyoruz. BM Genel Kurulu’nun kararı uluslararası toplumun vicdanını yansıtır ve bu vicdan demiştir ki Filistin devlet olmalıdır. İkinci örnek olarak Suriye’yi veriyorum. Aynı genel kurul geçen sene 132 oyla Suriye rejimini kınayan ve Suriye’de demokrasiye geçişi öngören bir tasarıyı kabul etti. Orada da iki ülke -biri komşumuz Rusya biri de Çin- 132 ülkenin talep ettiğinin karşısında yer aldı. Suriye’nin Dostları grubunun toplantısına 114 ülke katılıyor ve Suriye Ulusal Muhalefetini tanıyor. Ama iki ülke bütün ülkeleri bloke edebiliyor. Şimdi bu gösteriyor ki bir başka konuda bir başka daimi üye uluslararası toplumun genel vicdanı dışında davranabiliyor ve BM sistemi bloke edilebiliyor.  BM sistemi çözüm üretmek için var, blokaj için değil. Biz bu konudaki samimi niyetlerimiz söyledik. İki konuda da Türkiye hep vicdanın yanında yer aldı. Bundan sonra da yer almaya devam edecektir.

Özetle; 2012’de bütün bu göstergeler itibariyle -üçüncü deprem dediğim deprem belki de en kritiklerinden biri oldu- gelecek perspektifi bağlamında Türkiye’nin gerek kendisine ve coğrafyasına biçtiği konum gerek bölgesel etkinliği gerekse küresel alanda sahip olduğu etkinlik anlamında son derece başarılı bir yol almıştır. Ve 2013’te de inşallah TC Cumhuriyeti Devleti’nin artan gücü herkesçe fark edilecektir.

Çok teşekkür ediyorum.

Davutoğlu katılımcıların sorularını cevaplandırdıktan sonra SDE’den ayrıldı.