Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr
SD ANALİZ - Yurtdışı Yardım Stratejimiz: Nijer Saha Çalışmasından Gözlemler ve 10.BRİCS
SDE Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Murat Bayar, Afrika ve Nijer'deki saha çalışmalarını ve 10. BRİCS toplantısını değerlendirdi
Dr. Öğr. Üyesi Murat Bayar
30 Temmuz 2018 14:12

BRICS’in (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) 25-27 Temmuz 2018 tarihlerinde Güney Afrika Cumhuriyeti’nde düzenlenen 10. zirvesinde öne çıkan hedeflerden birisi, “Küresel Güney” olarak da tanımlanan gelişmekte olan ülkelerin birbiriyle işbirliğini artırmak olmuştur. Endonezya’da 1955 yılında gerçekleşen ve Asya ile Afrika’dan 29 gelişmekte olan ülkenin katıldığı Bandung konferansı ile tohumları atılan Güney-Güney işbirliği, bir yandan sömürge geçmişlerine, diğer yandan 2. Dünya Savaşı sonrası A.B.D. ve Sovyetler Birliği’nin hakim olduğu iki kutuplu dünya düzenine güçlü bir itiraz ve alternatif olarak doğmuştur. Bu doğrultuda Güney-Güney işbirliğinin temel ilkeleri “toprak bütünlüğüne ve egemenliğine karşılıklı saygı,” “karşılıklı saldırmazlık,” “birbirlerinin iç işlerine müdahale etmeme,” “eşitlik ve karşılıklı menfaat” ve “barış içinde birlikte yaşama” şeklinde belirlenmiştir. Söz konusu ilkeler 10. BRICS zirvesinde kabul edilen sonuç bildirgesinde de vurgulanmıştır.

Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) üyeliği ile birlikte Güney-Güney işbirliği yeni bir ivme kazanmıştır. 2. Dünya Savaşı sonrasındaki dünya düzeninin Batı eksenindeki yapıtaşlarından Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) A.B.D. Hazine Bakanlığı ile birlikte benimseyerek 1990’larda reçete ettiği “Washington Konsensus”unun Arjantin ve Rusya gibi birçok ülkede yıkıcı ekonomik sonuçlara yol açmasından da yola çıkarak Çin 2000’li yılların ortasında “Beijing Konsensus”u olarak adlandırılan yaklaşımını uygulamaya başlamıştır. Batı çıkışlı alternatifinin aksine Beijing Konsensus’u, işbirliği kurduğu gelişmekte olan ülkelere ekonomik veya siyasi reform dayatmamakta, uluslararası mecradaki koşulu ise Tayvan meselesinde Çin’in tutumuna diplomatik destek verilmesiyle sınırlı kalmaktadır. Nijer’de petrol aramaktan Etiyopya’da yollar yapmaya ve Nijerya’da telekomünikasyon ağı kurmaya kadar çok geniş bir yelpazede Afrika’da varlık gösteren Çin, bu yaklaşımının meyvesini 2013 yılında kıtanın (özellikle enerjide) 1 numaralı ihracat ortağı olarak almıştır.   

Güney-Güney işbirliği kapsamında yer alan eğitim, sağlık ve teknik alanlarındaki işbirlikleri aynı zamanda dış yardımın da ilgi alanına girmektedir. Hibeler ve imtiyazlı kredilerin genel kategorilerini oluşturduğu dış yardımda nominal bazda dünyada önde gelen A.B.D. ve Fransa, resmi kalkınma yardımlarının (silah yardımını içermez) gayrısafi milli hasılaya oranında Birleşmiş Milletler’in % 0,7 hedefine ulaşamamakta ve 2016 yılı itibarıyla, sırasıyla, %0,18 ve %0,38 seviyelerinde kalmaktadırlar. Aynı yılda Türkiye’nin dış yardımı ise %0,79 seviyesinde gerçekleşmiştir.   

Kişi başına düşen milli gelirde ($1,100) dünyanın en fakir beş ülkesinden birisi olan ve okuryazarlık oranı %20 seviyelerinde bulunan Nijer, genel olarak Güney-Güney işbirliği, özelde ise dış yardım için kritik bir örnek olarak ortaya çıkmaktadır. Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi (ASBÜ) destekli bir proje kapsamında Doğu ve Afrika Araştırmaları Enstitüsü (@asbudoaf) ekibi olarak halen saha çalışmasında bulunduğumuz Nijer, nüfusunun tamamına yakını (%99) Müslüman olmasına karşın, sömürge tarihinden dolayı sadece ekonomisinin değil kültürünün de Fransa’nın güçlü etkisinde olduğu bir Sahel ülkesidir. Kronik açlık, salgın hastalıklar ve küresel ısınmanın daha da zorlaştırdığı kuraklık gibi zorlu sorunlarla mücadele etmeye çalışan ülke, Libya’nın güneyinde yer almasından dolayı, Saharaaltı çıkışlı göçmen ve mülteci gruplarının Avrupa’nın Akdeniz kıyılarına ulaşmada kullandıkları başta gelen transit ülkelerinden birisi olarak da gündemde yer almaktadır. 

İşte bu kısıtlara sahip Nijer, Türkiye’nin başta TİKA ve Maarif Vakfı aracılığıyla olmak yardımlarının ve işbirliklerinin gerçekleştiği kritik bir örnektir. Saha çalışmamız sırasında görüşme imkanı bulduğumuz Türk sivil toplum kuruluşları (STK) ise yetimhane hizmeti sunmaktan su kuyuları açmaya, sık yaşanan kum fırtınalarının yaygınlaştırdığı katarakt rahatsızlığının tedavisinden tarımsal teknik bilgi ve tohum aktarımına kadar birçok alanda faaliyet göstermektedirler.   

Kapsamlı raporlara ve yayınlara konu edilecek olmakla birlikte saha çalışmasındaki ön bulgularımız, Afrika’ya yardımda önde gelen STK’larla Nisan 2018’de Ankara’da yaptığımız çalıştaydaki tespitleri destekler niteliktedir. STK’lardaki az sayıdaki idealist insanın son derece kısıtlı kaynaklarla devasa sorunlarla mücadelesinde uzmanlaşmayı teşvik etme, etkinliği artırma ve sürdürülebilirliği sağlamada daha da ileri noktalara ulaşmak bakımından Türk kamu-STK dış yardımının genel bir çatı altında koordine edilmesi ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Yardımın az sayıdaki şehirde/alanda yoğunlaşması, yıl içinde birkaç haftaya sıkışması veya mükerrerlik doğurması yerine, coğrafi ve kategorik olarak yaygınlaşması bakımından da bu tür bir koordinasyon zorunlu görülmektedir. 

Doğal afetler başta olmak üzere STK’ların acil müdahalesini gerektiren durumlarda, yardım ekibinin Türkiye’den sahaya intikalinde haftalar sürebilen vize işlemlerine tabi olmak Türk dış yardımlarının etkinliğini kısıtlayan (Batılı STK’ların yaşamadığı) sorunlardan bir diğeridir. Bu bağlamda, belirli koşulları haiz ticari kuruluşlara sağlanan pasaport kolaylığının akredite edilecek STK’lara da tanınması dahi yeterli bir tedbir olmayacak, Batı Afrika’daki bir çok ülkenin yeşil pasaporta yönelik kısıtlamaları bulunduğu göz önüne alındığında Dışişleri Bakanlığımızın yeni girişimlerde bulunması gerekecektir. Gelişmekte olan diğer ülkelerin benzer sorunlara nasıl çözümler ürettiğine baktığımızda, örneğin Malezya’nın akredite edilen STK’ların uzmanlarına diplomatik pasaport verdiği görülmektedir. Ayrıca, Birleşmiş Milletler, OECD ve Avrupa Birliği gibi uluslararası kurum ve kuruluşlarda dış yardım unsurlarımızı temsil edecek ortak ofisler açılması temsiliyet kabiliyetimizi artıracaktır.

Dış yardımda Türk modeli kurumsallaşacaksa üniversitelerin bu tabloda mutlaka yer alması gerekmektedir. Kamu kurumlarının ve STK’ların yoğun gündelik mesailerinde derinlemesine ön araştırmalar yapmalarını beklemek çok gerçekçi değildir. Oysa, başta dış yardım olmak üzere her türlü işbirliği öncesinde sahanın fizibilitesinin yapılması, kültürel hassasiyetlerin, dini-siyasi-etnik yapıların ve diğer hususların dış literatür kaynaklarına bağımlı kalınmayarak birinci elden araştırılması gerekmektedir. Bu konudaki görev öncelikle akademisyenlere düşmektedir. Ayrıca, ASBÜ’de 2018 yılı Güz döneminde eğitime başlayacak Afrika Çalışmaları yüksek lisans programı gibi örnekler, sertifika ve uzaktan eğitim alternatifleriyle Türkiye genelinde çeşitlendirilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır. Yardım için sahaya gitmeden önce alınacak kültürel, ekonomik, siyasi, sosyal ve diğer  boyutları içeren, akademik çerçevenin yanı sıra saha tecrübelerini aktaran eğitimler dış yardımda kamu-STK etkinliğinin artırılmasında kuvvetli bir çarpan etkisi doğuracaktır. Bu tür eğitimleri tamamlayıcı bir diğer unsur yerel/bölgesel dillerin öğretilmesini ve öğrenci-akademisyen değişimini de içeren üniversiteler arası işbirlikleridir. Nijer’deki saha çalışmamız sırasında kamu ve özel üniversiteler ile bu yönde ön görüşmeler de yapılmaktadır.

Yukarıda paylaşılan gözlemlerin, bulguların ve önerilerin Türk dış yardım ekosisteminde yer alan unsurların işlevleri, güçlü-zayıf yanları ve potansiyelleri göz önüne alınarak Türkiye Afet Müdahale Planı gibi bir ulusal strateji belgesinin hazırlanmasına katkı sağlamasını, bu sayede dış yardım alanında koordinasyonun daha da artırılarak güçlü bir sinerji oluşturulmasını temenni ederim. Nijer’den saygılarla.

 

28.07.2018