Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : info@sde.org.tr
“Akdeniz’in Güvenliği ve Türkiye”
Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) “Akdeniz’in Güvenliği ve Türkiye” konulu bir panel gerçekleştirildi. Toplantının moderatörlüğünü SDE Uluslararası İlişkiler Programı Koordinatörü Prof. Dr. Birol Akgün yaparken, konuşmacı olarak T.C. Dışişleri Bakanlığı’ndan Çağatay Erciyes ve Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Öğretim Üyesi, Uluslararası Hukuk Uzmanı Doç. Dr. Cenap Çakmak katıldı.
30 Eylül 2011 17:14

 


 
Akdeniz son yıllarda uluslararası terör, insan kaçakçılığı ve açık denizlerin hukuki statüleri gibi konularda pek çok güvenlik sorunu ile gündeme gelmektedir. Türkiye açısından ise özellikle Mavi Marmara olayı sonrası gerilen Türk-İsrail ilişkileri, Kıbrıs sorunu ve Akdeniz’deki yer altı kaynaklarının kullanımı konusundaki tartışmalar son günlerde siyasi krize dönüşmüş durumdadır. Toplantıda özellikle Akdeniz’in hukuki statüsü ve tartışmalı konularda Türkiye’nin tutumu değerlendirildi.
 
Çağatay Erciyes konuşmasına “kıta sahanlığı” kavramının önemine değinerek başladı. Kıta sahanlığının “deniz tabanı ve altındaki doğal kaynakların işletilmesi ile alakalı olduğunu ve deniz hukukuna göre kıyıdan 200 ve hatta 350 mile kadar çıkarılabildiğini” ifade etti.“Türkiye’deki denizler kapalı ya da yarı kapalı denizlerdir ve bu nedenle de kıta sahanlığı bu mesafelerde otomatik olarak tatbik edilmiyor” diyen Erciyes, konuşmasında diğer bir önemli kavram olan “münhasır ekonomik bölge” kavramına değinerek,  bunun kıyıdan 200 mile kadar uzanan ve   su kütlesinini de kapsayan   ve daha ziyade balıkçılık  ilgili bir deniz yetki alanı  olduğunun altını çizdi. Bahsedilen iki kavram arasındaki temel farkın balıkçılıkla alakalı olduğuna dikkat çeken Erciyes, kıta sahanlığının ilan edilmesi gerekmediğine ama buna karşı, münhasır ekonomik bölgenin ilan edilmesi gerektiğine vurgu yaptı. Erciyes, 200 mil mesafesinin Türkiye’nin çevresindeki denizlerde coğrafyanın müsait olmaması nedeniyle otomatik olarak tatbik edilemediğine ve bu nedenle ilgili ülkeler tarafından bu deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasının ya anlaşma ya da yargı/hakemlik yoluyle yapılması gerektiğine dikkat çekti.
 
Karadeniz’de deniz yetki alanlarımızın dış sınırlarının zamanında yapılan anlaşmalar ile belli olduğunu ifade eden Erciyes, bu bakımdan Karadeniz’de ihtilaflı bir durumun olmadığını açıkladı. Ancak Ege’de Yunanistan ile kıta sahanlığının sınırlandırılması ve deniz sınırları konusunda bir anlaşma yapılmadığını belirtti.1975-1976 yıllarında Ege’de kıta sahanlığı konusunda bir kriz çıktığını, Yunanistan’ın konuyu  Uluslararası Adalet Divanı’na ve BM Güvenlik Konseyi’ne götürdüğünü, ancak bir sonuç alamadığını, 1976 yılında iki ülke arasında Bern Andlaşması’nın imzalandığını, halen geçerli olan bu Andlaşma ile iki ülkenin Ege’de 6 mil karasuları dışında petrol/doğal gaz  arama/araştırma faaliyetlerinde bulunmadıklarını söyledi.
 
Karadeniz ve Ege Denizin’den sonra Akdeniz üzerinde de duran Erciyes, burada Türkiye’nin deniz yetki alanlarının henüz tam olarak sınırlandırılmadığını ifade etti.
 
Erciyes konuşmasında şunları da kaydetti: “Uluslararası sularda, seyrüsefer serbestîsi çerçevesinde kıyı devletlerinin başka ülkelerin gemilerini durdurma hakkı yoktur. Kölelik, korsanlık, uyuşturucu madde kaçakçılığı, gemiden kaçak radyo yayını yapılması, geminin bayraksız olması gibi durumların bu kuralın istisnaları olduğunu belirtti. Münhasır ekonomik bölgenin veya kıta sahanlığının açık denizlerin serbestîsi kuralını etkilemediğini, ticaret gemilerinin kıta sahanlığı veya münhasır ekonomik bölge içinde dahi olsa, seyrüsefer serbestisinden yararlandıklarını, ancak aynı durumun balıkçı gemileri, bilimsel araştırma gemileri veya petrol/doğal gaz araması yapan gemiler için geçerli olmadığını, bu gemilerin kıyı devletinden izin almaları gerektiğini izah etti.
  
 “Türkiye 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne neden taraf olmadı” sorusuna da cevap veren Erciyes, bu Sözleşme’ye taraf olmamamızın temel nedeninin Ege sorunları ile alakalı olduğunu, Türkiye’nin özellikle Sözleşme’nin 3. ve 121. maddelerine karşı çıktığını,  ancak Sözleşme’nin diğer maddelerinin büyük bölümünü taraf olmamasına rağmen uyguladığını belirtti. Sözleşme’nin ülkelere bazı maddelere çekince koyarak katılma imkanı vermediğine de dikkat çekti. Ege gibi adalardan kaynaklanan özel koşulların hakim olduğu yarı kapalı denizlerde karasularının genişliğinin 12 mile çıkarılmasına Türkiye’nin başından beri karşı olduğunu, ancak aynı durumun Karadeniz ve Akdeniz’de geçerli olmadığını, bu denizlerde Ege gibi özel koşulların mevcut bulunmadığını, bu nedenle Türkiye’nin bu denizlerde karasuları genişliğini 12 mil olarak tatbik ettiğini  belirtti.
 
Bilahare Akdeniz’deki deniz yetki alanları değinen Erciyes, “AB içinde kullalnılan ve Türkiye’ye Antalya Körfezi haricinde kıta sahanlığı hakkı tanımayan haritalara dikkat çekerek, bu haritaların uluslararası hukuka uygun olmadığını ve Türkiye tarafından reddedildiğini anlattı. Erciyes daha sonra GKRY’nin Ada’nın güneyinde başlattığı doğal gaz sondaj faaliyetleri hakkında bilgi vererek, Rumların sondaj faaliyetine başlamlarının hemen ardından, Türkiye’nin önceden açıkladığı gibi, KKTC ile 21 Eylül tarihinde New York’ta bir kıta sahanlığı sınırlandırması anlaşması imzladığını, bu anlaşmanın akabinde KKTC Bakanlar Kurulu’nun TPAO’ya Ada’nın kuzey ve güneyinde arama ruhsatı verdiğini, bu ruhsatlar çereçvesinde Piri Reis gemisinin halihazırda Ada’nın güneyinde KKTC adına sismik petrol/doğal gaz araştırma faaliyetinde bulunduğunu ifade etti.
 
Erciyes, Türkiye ile KKTC arasında arasında yapılan anlaşmasının Kıbrıslı Türkler ile Rumların enerji konusunda yollarını ayırdığı anlamına gelmediğini, Kıbrıs Türklerinin adanın tamamındaki deniz alanlarında hakkı olduğunu, imzlanan anlaşmada bu hususa da özellikle vurgu yapıldığını söyledi. Erciyes bu bağlamda KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Eroğlu’nun geçtiğimiz hafta BM Genel Sekreteri’ne ülkemizin de desteklediği bir öneri yaptığını, bu öneride iki tarafın da petrol/doğal gaz arama/çıkarma faaliyetlerinin durudurmasının veya bu faaliyetler devam edecekse,   iki tarafın ortak rızasının aranmasının ve gelirlerin paylaşılmasının öngördüğünü belirtti.
 
Erciyes GKRY’nin 2003 yılında Mısır’la yaptığı MEB sınırlandırma anlaşmasına Türkiye’nin hem deniz hukuku hem de Kıbrıs meselesi bakımıdan, 2007 ve 2010 yıllarında sırasıyla Lübnan ve İsrail ile yaptığı MEB sınırlandırma anlaşmalarına ise sadece Kıbrıs meselesi nedeniyle itiraz ettiğini, Türkiye’nin Kıbrıs adasının güneyinde deniz yetki alanı talebinin bulunmadığını belirterek, bu konuda Türkiye’nin resmi görüşlerini izah etti.
 
Erciyes bir soruya cevaben, “Münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı sınırılandırılması konularında Türkiye’nin Suriye, Mısır, Libya ve Kıbrıs meselesinin çözümünden sonra burada kurulacak Federal devlet ile sınırlandırma anlaşması yapabileceğini, mevcut konjonktürde Suriye ile bir anlaşma yapmamızın  olası  gözükmediğini,  Mısır ile ise müzakerelerin devam  ettiğini ifade etti.
 
Erciyes, GKRY’nin Mısır, Lübnan ve İsrail ile yaptığı sınırlandırma anlaşmalarında, kendisi için   avantajlı, bu ülkelerin de aleyhinde olan   bir sınırlandırma çizgisi elde ettiğini, bu çizginin eşit uzaklık ilkesine göre tespit edildiğini, ancak bu tür sınırlandırmala anlaşmalarında veya uluslararası mahkeme kararlarında ana karaların adalara nazaran daha avantajlı olduğunu söyledi.
 
Erciyes, Mavi Marmara saldırısı ile ilgili olarak ise şunları kaydetti; “Mavi Marmara gemisi uluslararası sularda en yakın kıyıya 72 mil, İsrail’in sözde abluka bölgesine ise 64 mil uzaklıkta durduruldu. Dolayısıyla bu uluslararası hukuka tamamen aykırıdır. Filistin’e uygulanan abluka konusunda da Türkiye bu durumun uluslararası hukuka tamamen aykırı olduğuna kuvvetle inanıyor ve bunun için BM Genel Kurulundan çıkarılacak bir kararla Uluslararası Adalet Divanı’na başvurulmasını düşünüyor.” dedi.
 
Konuşmacılardan Cenap Çakmak ise uluslararası hukuk ile ulusal hukuk ayrımına değindi. Ulusal hukukun karşısında bir topluluğun olduğunu ve bu topluluğun bireylerden oluştuğunu, uluslararası hukukta da bir topluluğun olduğunu ve bu topluluğun da devlet olduğunu vurguladı. Buradan yola çıkarak, ulusal hukukun aksine, uluslararası hukukta otoritenin olmadığını belirtti. Uluslararası hukuka yapılan eleştirileri bu sebeplerden dolayı sistemik bir hata olarak değerlendirdiğini ifade etti. Ardından uluslararası deniz hukukunda iki farklı tartışmanın var olduğunu açıklayan Çakmak, “ilki deniz yetki alanların paylaşılması konusundaki kaygıların geç dönemde ortaya çıkması, ikincisi ise denizler bakımından coğrafi olarak daha iyi olan devletlerin tek taraflı davranması” olduğunu söyledi.
 
Palmer Komisyonu Raporu’na da değinen Çakmak, bu raporu hazırlayan komisyonun hukukçulardan oluşmadığını vurgularken, bu açıdan sorunlu olduğunun altını çizdi. Çakmak aynı zamanda Gazze ablukasına da değindi. Şunları kaydetti; “Abluka modern dönemde uygulanmaz ve hukuki değildir, yaygın olan kanaatte budur. Gazze ablukası Uluslararası Adalet Divanı’na iki şekilde taşınabilir: Devletler Adalet Divanı’nı yetkilendirmelidir. Adalet Divanı’nın bir ihtilafı inceleyebilmesi için BM Genel Kurulu’ndan söz konusu ihtilafın geçmiş olması gerekmektedir.”
 
Toplantı soru-cevap kısmı ile son buldu.