Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Olanların Türkçesi

Alper TAN
29 Ağustos 2018 17:50

Dünyanın geri kalan kısmına karşı ABD’nin tavrı, özellikle Donald Trump ile daha fazla görülür ve anlaşılır hale gelen çirkin, buyurgan, saldırgan ve tahrik edici siyaseti, devletler arası ilişkileri nasıl etkiliyor ve nelere sebep olabilir?

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra kendisini tek başına yeryüzünün ağası olarak görmeye başlayan ABD, kurgu 11 Eylül saldırılarını, dünyaya ABD güdümlü yeni bir format atmanın bahanesi olarak kullanmak istemişti.

ABD ve destekçileri, “Küresel terörle mücadele” yalanıyla, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) dedikleri işgal süreçlerini başlattılar. Bu gerekçe ile Afganistan ve Irak’ı işgal ettiler. Soykırım ve insanlığa karşı suç niteliğindeki vahşi Haçlı saldırılarında Avrupa, ABD ile birlikte hareket etti. Bunun bir “Haçlı Savaşı” olduğunu dönemin ABD Başkanı George W. Bush bizzat birkaç defa ifade etti. Bunu söylemekteki maksat, belli ki diğer Hristiyan milletleri kendi yanına toplamak içindi.

Bugünkü Trump’ın farklı bir versiyonu olan oğul Bush’un siyaset tarzı ve öngörüleri başarılı olmadığı gibi ters tepti. ABD, milyonlarca masum Müslümanı vahşice ve insanlık dışı yöntemlerle katletti, milyonlarcasını yaraladı, evsiz, evlatsız, annesiz, babasız bıraktı. Dünyada ABD’ye ve işbirlikçilerine karşı büyük bir nefret dalgası yükseldi.

Müslümanların ülkeleri yüz yıllık esaretin altındaydı. ABD ve Avrupa bu işgalleri yaparken Rusya ve Çin olanları sadece seyretti. Rusya, SSCB’nin dağılmasından sonra 2010 yılına kadar yeniden yapılanmaya ve mevcudu korumaya yoğunlaştığı için fiili bir etkisi olmayan sadece sözlü tepkilerle durumu idare etti. Çin ise başka sebeplerle bir şey yap(a)madı. ABD, işgal ettiği ülkeleri yaktı-yıktı ama işgalin maliyeti kendini de vurdu. Afganistan ve Irak işgalinin ABD’ye maliyeti Trump’ın ifadesiyle 7 Trilyon Dolar’ı buldu. Bunun üzerine bir de 2008 küresel finans krizi geldi.

Obama döneminde ABD, onun ailesinin Müslüman geçmişini, İslam dünyasıyla bozulan ilişkileri yeniden tamir etme amacıyla kullanmaya uğraştı. Özellikle ilk yıllarında Obama İslam dünyasına dönük ılımlı mesajlar verdi. Göreve başlamasının hemen ardından Mısır’ın Başkenti Kahire’de yaptığı konuşma ile ABD namına günah çıkarmaya çalıştı.

Obama döneminde ABD siyaseti biraz makyaj ve yöntem değiştirerek devam etti. Washington, hedeflerine Bush dönemindeki gibi doğrudan, sert ve açıktan değil bu defa daha dolaylı, maskeli yarı kapalı yöntemlerle ulaşmayı tercih etti. İran’ın nükleer programı konusunda 2013’te Tahran ile anlaşarak Şii Müslümanları yanlarına çekip Sünnilere karşı kullanmayı denedi. İran da bunu fırsat bilerek ABD çıkarlarına uygun davrandı. İran zaten Afganistan ve Irak işgalleri sırasında da aynı tavrı göstermişti. Tahran, eski düşmanı Saddam ve Baas rejiminin ABD ve diğer Haçlılar eliyle yıkılmasını mazur gördü ve seyretti. ABD de bunun karşılığında Saddam’ın devrilmesinden sonra yönetime getirdiği kişiler vasıtasıyla Irak’ı bir bakıma Tahran’a teslim etti. Ama ortaya çıkan durumdan ne tam olarak ABD memnun kaldı ne de İran..

Obama döneminde ABD, Suriye ve Irak’ta, Türkiye’ye karşı PKK/YPG’yi önce gizlice Obama’nın son döneminde ise açıktan desteklemeye devam etti. ABD, önde gelen Avrupa ülkelerinin çoğu ve İsrail, terör örgütlerini Türkiye’ye karşı desteklerken ülkede başlayan muhalif hareketler karşısında Şam rejiminin yıkılmaması için doğrudan ve dolaylı olarak ellerinden gelen her şeyi yaptılar.

Halbuki BOP başarılı olsa ve devam etseydi Irak’tan sonra sırada Suriye ve İran’ın işgali vardı. Hatta Suriye’nin başına Ferit Kadri isminde Suriye kökenli işbirlikçi bir ABD vatandaşını getirmeyi planlamış Ferit Kadri Ankara’ya gelerek ertesi sene için Şam’da randevu vermeye bile başlamıştı. ABD, BOP kapsamında devirmeyi düşündüğü Şam rejimini bu defa devrilmesin diye ayakta tutmaya çalıştı.

Çünkü Suriye rejimi BOP çerçevesinde devrilse idi Amerikancı/Batıcı bir yönetim getirilecekti. Lakin 2011’de Esad’a karşı başlayan muhalif hareket İslami bir kimlik taşıyordu. ABD, Avrupa ve İsrail bu kimliği kendilerinin çıkarları açısından Esad ve Baas rejiminden daha tehlikeli buluyorlardı. Öyle ki bazı İsrailli yöneticiler, “Bildiğimiz düşmanı, bilmediğimiz düşmana tercih ederiz” diyerek Esad’ı ayakta tutmak için neden örtülü destek verdiklerini ortaya koyuyorlardı.

2013 Mayıs’ında Yediot Aharonot gazetesi, İsrail'in Suriye lideri Esad'a gizli bir mesaj ilettiğini yazdı. Haberde, diplomatik kanallardan çok gizli ibaresiyle iletilen mektupta İsrailliler Esad'a "Rejimle bir derdimiz yok, hedefimiz Hizbullah" mesajını veriyordu. ABD, Avrupa ve İsrail, El Kaide bağlantılı El Nusra'nın ele geçireceği ve Esad'ın düşmesiyle doğacak güç boşluğunda aşırı İslamcı grupların yönetimde güçleneceği gerekçesini öne sürüyorlardı. Suriye'nin elindeki Rusya ve İran yapımı sofistike silahların Hizbullah ve Hamas gibi “tehlikeli” örgütlerin eline geçmesi ihtimali bahane olarak gösteriliyordu.

“Aşırı İslamcılar” “kökten dinciler” El kaide, El Nusra, Hizbullah, Hamas vs.. Esad ve Baas rejimini ayakta tutma konusunda bu gerekçeler tamamen mantıksız yalanlardan ibaretti. Çünkü aynı günlerde hiçbir şiddet olayına bulaşmadan, tamamen demokratik yollarla iktidara gelmiş Mısır yönetimini de aynı “tehdit ve tehlike” kapsamında göstererek askeri darbe ile devirdiler. Yine hiçbir şiddet olayına karışmadan iktidara gelmiş olan Ak Parti iktidarını hiç kabullenmedikleri gibi devirmek için her şeyi yaptılar. Sisi vasıtasıyla Kahire’de Muhammed Mursi’yi devirdikleri günlerde Gezi kalkışması ve FETÖ vasıtasıyla Tayyip Erdoğan ve Ak Parti iktidarını da devirmeye çalışıyorlardı.

Afganistan ve Irak, “özgürlük” ve “demokrasi” vaatleriyle işgal edilmişti. Ama bu vaatleri yapanlar, o ülkelere sadece kan, gözyaşı, ölüm ve yıkım getirdikleri gibi var olan özgürlükleri ve var olan demokrasiyi de ortadan kaldırmak için uğraşıyorlardı. 11 Eylül saldırılarından sonra “küresel terörle mücadele” edeceklerini söyleyenler, küresel terör örgütleri kuruyor ve küresel terör örgütlerini silahlandırıp, destekleyerek taşeron olarak açıktan kullanıyorlardı.

ABD, bütün bu taktik değişikliklere rağmen hedeflerine ulaşamadı. Obama’nın süresinin dolmasıyla beraber Trump’la yüzleri saklayan maskeler atıldı. Vahşi Batı gerçek yüzünü tüm çıplaklığı ile göstermeye başladı. Hedeflerini ve gerçek niyetlerini açıkça ifade etmeye başladılar.

Şimdi ABD, Afganistan ve Irak işgalinde kendisine destek olan Avrupa ülkelerini de tehdit ediyor, o sürece sessiz kalan Rusya ve Çin’i de.. Sonradan anlaştığı İran’ı da.. Sahip olduğu ve çok güvendiği teknolojik üstünlük ve öldürücü silahlara dayanarak önüne gelene saldırıyor. Kendisinden başka kimsenin hayat hakkı ve çıkarını kabul etmiyor. Sonra da böyle bir ABD’ye saygı duyulmasını bekliyor

ABD, PKK/YPG’ye her türlü eğitim ve istihbaratı veriyor. 6 bin TIR silah teslim etti; Suriye'nin kuzeyinde YPG'nin elinde bulunan Kobani ve Haseke’de askeri yığınak yapmaya ve füze savunma sistemleri kurmaya başladı. IŞİD’in savaş uçakları olmadığına göre bu füze sistemi kime karşı kullanılacak?

Aynı ABD, Güney Kıbrıs’ta askeri üs arayışına girdi. Suriye rejimi ABD için tehdit olmadığına göre Kıbrıs’taki askeri üssün hedefinde kim olabilir? Gerçek şu ki, ABD, Türkiye’yi kuşatıyor. Terör örgütü PKK/YPG’ye verdiği füze savunma sistemi ve silahları NATO’da müttefiki olan Türkiye’ye vermiyor. Türkiye’nin resmen ortak olduğu F35 savaş uçaklarını teslim etmiyor. Saldırılara karşı kendimizi savunmak için almak istediğimiz S-400 füze savunma sistemini Rusya’dan almamıza mani olmaya kalkışıyor. Ülkenizde cirit atan casuslarıma dokunmayın diyor. Kısacası, “Biz ülkenizi işgal ederken siz tedbir almayın, savunma yapmayın, bizi fazla uğraştırmayın, zayiat vermeyelim, işgalimiz kolay olsun” diyor.

Böyle bir yöntemle bu süreçten ABD’nin kazançlı çıkması, başarılı olması ve güçlenmesi mümkün değil.

ABD, hem işgal etmeyi hedefliyor hem de Afganistan ve Irak’taki gibi bir maliyete katlanabilecek gücü olmadığı için işgali ucuza mal etmek istiyor.

Hoyratlıkta ve şımarıklıkta sınır tanımayan ABD, bütün bu yaptıklarıyla hızla kendi sonunu hazırlıyor. İçerde ve dışarda bu derece nefret toplamak için çabalayan bir ülkenin neticesi bellidir. Neler olabileceğine dair tahminleri daha sonraki yazılarda ele alalım..

29.08.2018