Adres :
Aşağı Öveçler Çetin Emeç Bul. 1330. Cad. No:12, 06460 Çankaya - Ankara Telefon : +90 312 473 80 41 Faks : +90 312 473 80 46 E-Posta : sde@sde.org.tr

Demokrasilerde Üretim-Bölüşüm Dengesi ve Siyasetin İşlevi

Abuzer PINAR
25 Temmuz 2018 13:05

Siyasal iradenin halkoyu ile belirlendiği yönetimlerde, siyaset ve ekonomi birbiri üzerinde kısıt oluşturur. Siyaseten rasyonel olan bir program ekonomik dengelere takılabileceği gibi ekonomik olarak rasyonel olan bir program siyaseten kabul görmeyebilir. Bu kısıtı oluşturan esasen üretim ve bölüşüm arasındaki değiş-tokuş ilişkisidir. Diğer deyişle ülke ekonomisini zenginleştirecek bir politika tercihi refahın bölüşümünü beklenen yönde etkileyemeyebilir. Diğer yandan bölüşüm adaleti için gerekli bir tercih üretimi olumsuz etkileyebilir. Demokrasilerde siyasetin başarısı bu ince dengede saklıdır.

Batı endüstriyel demokrasilerinde sağ ve sol partilerin oluşumu bu dengeyi sağlayan temel yapı olmuştur. Sermaye sahipliği ve işgücü üretimden pay alırken, aldıkları paylar siyasal iradenin belirlediği kurallar doğrultusunda değişebilmektedir. Asgari ücret işgücünün üretimden aldığı payı değiştirirken, faiz oranları harcama yapan kesimlerin tüketimdeki payını etkileyebilmektedir. Bunun yanında devletin hangi kaynaklardan ne kadar vergi aldığı değişik toplum kesimlerinin gelirden aldığı payı değiştirirken, toplanan verginin hangi hizmetlere harcandığı, bu hizmetlerden yararlananlara göre faydayı yeniden dağıtmaktadır. Bu çerçevede sağ partiler daha ziyade sermaye ve üretimi, sol partiler ise toplumun dezavantajlı kesimlerini daha fazla dikkate alan politikalara yönelir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa havzasında yaygınlaşan sosyal devlet uygulamaları, kapitalist sistemin eksik bıraktığı bölüşümü düşük gelirli kesimler lehine değiştirmeyi amaçlamıştır. Dikkate değer katkıları da olmuştur. Parlamentoların kompozisyonu da büyük ölçüde bu çerçevede şekillenmiştir. Savaş sonrası dönemde bölüşümü daha fazla dikkate alan politikalar sonucu büyümenin zayıflaması ile beraber 1980’lerde ABD, İngiltere ve Almanya başta olmak üzere batı ülkelerinde sağ partiler çoğunluğu sağlamış ve uzun süre iktidarda kalmışlardır. Üretim ve sermaye güçlenirken toplumda bölüşümün bir kesim aleyhine bozulmasını müteakip, 1990’larda sosyal demokrat eğilimli partiler parlamentolarda çoğunluğu sağlamıştır. Bir anlamda batı demokrasilerinde bu bir döngü olagelmiştir. Dönemsel olarak büyüme gibi bir politika hedefi tercih edilirken, bölüşüm hedefi geri planda kalmıştır. Belirli bir aşamada bu defa bölüşüm bir politika tercihi olarak ortaya çıkmakta ve bunu öne çıkaran parti veya partilere yöneliş olmaktadır.

Sözü edilen bu dengeyi sağlayan toplum kesimi endüstriyel batı demokrasilerinde “ortanca seçmen” olarak adlandırılmıştır. Gelir düzeyi itibariyle bir ülkedeki seçmen kitlesinin tam ortasında yer alan ve ekonomik gelişmelere göre sağa veya sola yönelerek bu dengenin sağlanmasına katkıda bulunan seçmen kitlesidir bu. Bir dönem bizde “orta direk” kavramı ile kastedilen kesim aslında bu kavramdan etkilenmişti. Ancak bizdeki toplum, siyaset ve ekonomi ilişkileri farklıdır. Sağ-sol parti yapılanmaları batı anlamında bir üretim-bölüşüm dengesi üzerinden kurulmamıştır. Bu açıdan bakıldığında 2001 krizi sonrasında uygulanan ekonomi politikaları ve siyasi sonuçları bir ölçüde kafa karıştırmıştır.

2001 krizine giden süreçte bütçe üzerinde ciddi bir faiz yükü ortaya çıkmıştır. Bu faiz yükü sadece iç ve dış finansal sermayeye yüksek getiriler sağlarken, ekonomik büyümede yol alınamamış ve bölüşümde de ciddi sorunlar ortaya çıkmıştır. Özellikle 1990’larda somutlaşan bu kısır döngü aslında standart yaklaşımları da doğrular nitelikte değildir. Büyüme-bölüşüm değiş-tokuşunu da desteklemeyen bu süreç aslında kaotik bir ortamdır. Spekülatif kazançların yüksek olduğu bu dönemde ne üretim ne de bölüşümde olumlu yönde herhangi bir gelişme kaydedilememiştir.

2001 sonrasındaki AK Parti hükümetleri dönemlerinde mali disiplinin sağlanarak faiz yükünün düşürülmesi ile kamu borç yükü azalarak özel kesimin daha fazla kaynak kullanma imkanı, hem de bölüşümü olumlu yönde etkileyecek bir mali imkan doğmuştur. Düşük faiz ve enflasyon ortamında yatırımların artması daha fazla büyüme ve istihdam anlamına gelirken, faiz yükünün azalması daha fazla sosyal yardım imkanı vermiştir. Bu sosyal yardımlar aynı zamanda yurtiçi talebi besleyerek büyüme sürecini olumlu etkilemiştir.

Dünya deneyimlerine de bakıldığında sadece büyüme veya sadece bölüşüm hedefi ekonomik ve siyasi dengeleri bozmaktadır. Her iki temel hedefin dengeli bir bileşimi olmadığı takdirde seçmen kitlesi hedeflerden sadece birisinin öne çıkarılmasına sadece bir müddet tahammül etmektedir. Nitekim her iki hedefin de çöküşle sonuçlanması anlamına gelen 2001 krizi sonrasında seçmen, o günkü siyasi kadroların tamamını tasfiye etmiştir. Aslında o günkü ekonomik şartlar dikkate alındığında bu şaşılacak bir durum olmadığı gibi seçmen tercihi açısından anlaşılması hiç de zor olmayan bir rasyonaliteye sahiptir.

Bugün itibariyle Türkiye ekonomisi bu dengelerin daha fazla gözetileceği bir eşiğe gelmiştir. Toplumun geniş kesimlerini memnun eden sosyal yardımlar siyasi desteği kalıcı kılarken, bu yardımlar ekonomik büyüme ile desteklenebilmiştir. Üretim- bölüşüm arasındaki dengenin somut bir göstergesi işsizlik-enflasyon düzeyidir. Bu dönemde yapısal nedenlerle işsizlik %9’un altına düşmese de -ki bu ülke ekonomisinin gördüğü en düşük işsizlik oranıdır- enflasyon tek hanelere düşmüş ve uzun bir süre orada kalmıştır. Gelinen noktada, bölüşümde küçümsenmeyecek ölçüde yol alan Türkiye ekonomisinin üretime daha fazla yönelme zamanının geldiğini söylemek mümkündür. Şu ana kadar ortalamanın üzerinde seyreden büyümede ortaya çıkan zayıflama eğilimleri büyük ölçüde inşaat dışı sektörlerden kaynaklanmaktadır. Hatta inşaat yatırımlarının imalat üretimini tehdit etmeye başladığını bile söyleyebiliriz.  

Devlet teşkilatlanmasının yeniden yapıldığı bu dönemde siyasi desteğin devam etmesi ekonomi yönetiminin ortaya koyacağı politika tercihleri ve programlara bağlıdır. Sosyal yardımların sürdürülebilirliği ancak üretimin ve dolayısıyla gelirin arttırılması ile mümkündür. Yerli üretimin desteklenmemesi ve uluslararası pazarlara daha fazla açılmaya yönelik tedbirler alınmaması halinde bu süreç kesintiye uğrayabilir.

Burada şu ayrımı açıkça yapmaktayız. 1990’larda siyasi istikrarı da bozan parasal sermaye kesimi ile üretici sermaye ve bunun katmanları birbirinden ayrı tutulmalıdır. Bugün itibariyle üretimi bir yaşama biçimi olarak benimsemiş girişimci kesimin mutlaka desteklenmesi gerekir. Üretim istihdam, vergi geliri, zenginleşme ve sosyal kalkınmanın kaynağı demektir. Üretimin kesintiye uğraması ise bütün bu politikaların kaynaksız kalması anlamına gelir. Bu ince dengenin gözetilmesi hem siyasi hem de iktisadi istikrar açısından vazgeçilmezdir. Bugünkü siyasi desteğin kaynağı ekonomik istikrar ve daha fazla ve adil dağılmış refahtır. Bunun sürdürülmesi de yine aynı şartlara bağlıdır. Geniş toplum kesimlerinin refahı ihmale gelmez. Lakin bunun kaynağı olan üretim hiç gelmez.

 

25.07.2018